Laiklik kimi ilgilendirir?
Laikliğin kökeni nerededir?

Fransızca'dan Türkçe'ye geçmiş olan "laik" sözcüğü, "din adamı olmayan kimse; din adamı dışında kalan halk" anlamına gelen Latince "laicus" sözcüğünden gelmektedir.

Peki, sekülerizm ne demektir?

Sekülarizm, sekülerlik, dünyacılık veya sekülerizm Latince'de "nesil", "periyod" (zaman dilimi) anlamına gelen, zamanla Hıristiyan Latincesi'nde "dünya" anlamında kullanılmaya başlanan sæculum’dan türemiştir.

Öz bakımından birbirini tamamlayan veya birbiriyle örtüşen bu iki kavram insan için ne anlam taşıyor?

Kuşkusuz kavramları yaratan insandır. Kavramlar insanların usunda biçimlenir ve yaşama öyle aktarılır. Laiklik ya da öteki adıyla sekülerizm, insan usunda, dünyanın nesnel biçimlenişidir. Nedir bu biçimlenme?

İnsan yaşadığı ortamı kendi bilinci kadar algılayabilir. Bilinç ile yaşamı algılama arasında doğru bir orantı vardır. Laiklik/Sekülerizm bilincin belli bir noktasından sonra insanın usunda oluşan düşünceler ağıdır.

Nedir bu düşünceler ağı?

Düşünmek yalan ile doğrunun ayrıldığı yerde başlar. Daha doğrusu kişi, doğru ile yalanı birbirinden ayırmak istediği an düşünmeye başlar. Düşünmek, aynı sürede kişinin doğruyu araması ve bu doğruya yönelmesidir. Kuşkusuz bu doğru görünen, duyulan, algılanan; kısaca deneyle/bilimle varılan doğrudur.

İşte bu deneysel/bilimsel doğruları arayan kişi düşünme eylemine geçmekle birlikte laik/seküler bir insan olma yolunda da adımlar atmıştır.

Bu açıklamaların ışığında laiklik/sekülerizm ne demektir?

Laiklik/Sekülerizm, insan usunda bilincin, bilimsel/deneysel doğruyu aramsı, yalanları us’ta yok etmesi ve doğruya yönelmesidir.


İnsan doğruya yönelendir.
Peki, nedir insanın yönelmesi gereken doğrular…

Örneğin bulunduğunuz ortamdaki sıcaklığı ölçmek istiyorsunuz. Herkesin kafasında bir ses... Oysa hangisi doğru? Örneğin bir seranız var. Bu serada bulunan bitkiler belli bir sıcaklık değeri arasında büyüyebilecektir. Peki, o sıcaklık değerini nasıl ölçeceğiz. Kuşkusuz bilimle/teknikle… Doğru değeri bulmak için ölçüm aleti yani termometreyi kullanmamız gerekir. O, şunu dedi; bu, bunu dedi pek de önemli değil. Önemli olan tek doğru vardır ve insana düşen görev de bu doğruyu bulmaktır. Doğru bireyleri toplum çatısı altında birleştiren tek nedendir.

İnsanın doğruya yönelmesi için beynini yalanlardan arındırması gerekir.

Yalanlar beyni karmaşaya düşürür; doğru ve yanlışın ayırtına varılmasına olanak tanımaz. Yalanlar pencerenize dolanan sarmaşıklara benzer. Öylesine dolanır ki, gözleriniz doğruyu göremez hale gelir.

Laik birey işte bu pencereden her yönü görmeye çalışan insandır. Çıkarları için yaşayanlar yalanların bir sarmaşık gibi pencerelerini sarmasını ister. Çünkü ne denli karanlık olursa yaşamı, o denli o karanlıkta pay kapmaya çalışır.

Laik bireyin aklında yalnızca toplum vardır. Toplumun çıkarı ne ise laik bireyin çıkarı da odur.

Toplumun çıkarları nelerdir?

Toplum insanların eşit bir biçimde mutlu yaşayacağı canlı bir varlıktır. Bu varlık üretim, paylaşım ile beslenmez ve eşitsizliğe sürüklenirse orada kargaşa başlar.

Kargaşanın olduğu yerde ne insanlar mutlu olabilir ne de gelecekten umutla söz edilebilir.

Böyle bir ortamda düşler devreye girer.

Bu dünyadan umudunu kesenler çoğaldıkça öteki dünya düşü de çoğalır.

Öteki dünya düşünün altında yatan gerçekler vardır…


ÖTEKİ DÜNYA TASARIMI

Öteki dünyayı düşlerinde tasarlayanlar bu dünyadan umudunu kesmiş insanlardır. Bu dünya bir sınamadır. Bu dünyada acı çekilir; öteki dünya da ise –sevabın çoksa- cennette sonsuz bir mutluluk olacaktır.

Öteki dünyada kim yemek yapacak, kim tarlayı sürecek, kim ekmek yapacaktır? Cennette yiyeceklerden, içeceklerden söz ediyorlar. Peki, bu yemekler/içecekler nereden girip nereden çıkacaktır. Tuvaletleri kim temizleyecek, kanalizasyonlar nereye akacak?

Öteki dünya öylesine matrak olaylara sahne olacak ki; birbirini öldüren Müslümanlar karşılıklı şehit olarak cennette buluşacaklar. İkisi de Allah için savaşmış ve bu uğurda şehit olmuştur. Orada: “iyi ki birbirimizi öldürdük de şehit olup cennete düştük” mü diyecekler.

Öteki dünya tasarımı tam bir komedidir ki; nice oyunlara konu edilmiştir. Uyumak ve uyuşmak isteyenlerin çocukça düşleri çok ciddiyetli bir biçimde tüm yeryuvarlağını bugün sarmış ise, insanlık bu uğurda daha çok şey yapacağa benziyor…

Öteki dünya düşü kuranlar bu dünyada çıkarları için yaşayanlardır. Düşünceyi, bilgiyi, bilimi kendine klavuz edinmiş birinin, kuşkusuz böyle çocukça düşlerin batağında çırpınması olanaksızdır. Düşleri, iyi irdelediğimizde göreceğiz ki; düşler, kuranların amaçlarını yansıtmaktadır.

Laik birey bu çocukluğu çoktan aşmış bir bireydir. Bu birey öteki dünya masallarıyla değil, bu dünyada yaşanan olumsuzluğun kaynaklarını yok etmek için çabalayandır. Bu çabayı ortaya çıkaran güç bilinçtir. Bilinç ile birey, dünyayı gerçekler çerçevesinde algılar.

Laik olmayan bireyciler: yok pozitivist, yok materyalist diyerek kendilerince bir doğa dışı, doğa üstü fikri ortaya atmaya çalışıyorlar. Doğa var; görünüyor, koklanıyor, işitiliyor. Peki doğa üstü/dışı ne demek oluyor? Biz buna ancak uydurmalar diyebiliriz. Olmayan şeyleri varmış gibi gösterenler gerici, yobaz, insanlık katili ve laik olmayan kişilerdir…


LAİKLİĞİN TEK DAYANAĞI İNSANDIR

Şeriatçılar laik olmadıklarını cesaretle söylemektedirler. Oysa kendine laik denen kişiler, dinsel yalan ve tasarımları kafalarında yok etmek, kırmak istememekle birlikte, ortada top koşturan bir futbolcu gibi her yöne dönmekte ve çıkarları için “ben tarafsızım” demektedirler. Şeriatçılar şöyle der: “Taraf olmayan bertaraf olur.” Taraf olmak zorundadır laik insan. Laik insan doğrudan/düşünceden taraftır.

Laiklik bir duruştur, bir tavırdır. Bilimdir, bilgidir laiklik. Çıkarlar peşinde koşmak değildir. Toplumdan yana olmak demektir; onurunu beş kuruşa satmak demek değildir laiklik. Parayla laik olunmaz; laik insan bıçak gibi keskindir; aynı sürede doğa gibi sonsuz ve engin.

Bir arkadaş şöyle dedi: Söylediklerinizin dayanağı yok. Laikliğin tek dayanağı insandır; düşünen/bilinçli insandır. Söylediklerimiz ne ise ona dayanak olan da yaşamımızdır. Laik birey laiklik bayrağını her süre yurdunda dalgalandıran kişidir. Hiçbir çıkar, hiçbir güç laik bireyi bu bayrağı yere indirmesine izin veremez, vermemelidir.

Öteki dünya düşüyle tutuşanların çıkar için birbirine yarananların, sevmedikleri halde birbirlerini sever görünenlerin, yüzüne başka arkasında başka konuşanların, gerçekleri söylemekten tedirginlik duyanların, başkalarına yaranmak için çeşitli kılıklara girenlerin ne laik olabilmesi ne de insan olabilmesi olanaklıdır. Düşünen, dimdik duran, onurlu insanlar ancak laik olabilir.

Laiklik eşitliğin kendisidir. Dünyada 6 milyar insan soyuna sorsanız: eşitlik ister misiniz? %99’undan fazlası hayır der. Çünkü eşitlik gelince üstünlük kalkacak, rekabet kalkacak, yarış kalkacak. Kimse kimsenin ölümünden, acısından, yoksulluğundan zevk almayacak. O yüzdendir ki eşitlik istemezler ve her süre eşitliğe düşmandır laik olmayanlar.

Laiklik, çıkarları tanrılaştıranların yok olduğu eşit paylaşımdan yana bir toplumun yaratıldığı bir dünyadır.



İnsan doğruya yönelendir.
Peki, nedir insanın yönelmesi gereken doğrular…

Örneğin bulunduğunuz ortamdaki sıcaklığı ölçmek istiyorsunuz. Herkesin kafasında bir ses... Oysa hangisi doğru? Örneğin bir seranız var. Bu serada bulunan bitkiler belli bir sıcaklık değeri arasında büyüyebilecektir. Peki, o sıcaklık değerini nasıl ölçeceğiz. Kuşkusuz bilimle/teknikle… Doğru değeri bulmak için ölçüm aleti yani termometreyi kullanmamız gerekir. O, şunu dedi; bu, bunu dedi pek de önemli değil. Önemli olan tek doğru vardır ve insana düşen görev de bu doğruyu bulmaktır. Doğru bireyleri toplum çatısı altında birleştiren tek nedendir.

İnsanın doğruya yönelmesi için beynini yalanlardan arındırması gerekir.

Yalanlar beyni karmaşaya düşürür; doğru ve yanlışın ayırtına varılmasına olanak tanımaz. Yalanlar pencerenize dolanan sarmaşıklara benzer. Öylesine dolanır ki, gözleriniz doğruyu göremez hale gelir.

Laik birey işte bu pencereden her yönü görmeye çalışan insandır. Çıkarları için yaşayanlar yalanların bir sarmaşık gibi pencerelerini sarmasını ister. Çünkü ne denli karanlık olursa yaşamı, o denli o karanlıkta pay kapmaya çalışır.

Laik bireyin aklında yalnızca toplum vardır. Toplumun çıkarı ne ise laik bireyin çıkarı da odur.

Toplumun çıkarları nelerdir?

Toplum insanların eşit bir biçimde mutlu yaşayacağı canlı bir varlıktır. Bu varlık üretim, paylaşım ile beslenmez ve eşitsizliğe sürüklenirse orada kargaşa başlar.

Kargaşanın olduğu yerde ne insanlar mutlu olabilir ne de gelecekten umutla söz edilebilir.

Böyle bir ortamda düşler devreye girer.

Bu dünyadan umudunu kesenler çoğaldıkça öteki dünya düşü de çoğalır.

Öteki dünya düşünün altında yatan gerçekler vardır…


ÖTEKİ DÜNYA TASARIMI

Öteki dünyayı düşlerinde tasarlayanlar bu dünyadan umudunu kesmiş insanlardır. Bu dünya bir sınamadır. Bu dünyada acı çekilir; öteki dünya da ise –sevabın çoksa- cennette sonsuz bir mutluluk olacaktır.

Öteki dünyada kim yemek yapacak, kim tarlayı sürecek, kim ekmek yapacaktır? Cennette yiyeceklerden, içeceklerden söz ediyorlar. Peki, bu yemekler/içecekler nereden girip nereden çıkacaktır. Tuvaletleri kim temizleyecek, kanalizasyonlar nereye akacak?

Öteki dünya öylesine matrak olaylara sahne olacak ki; birbirini öldüren Müslümanlar karşılıklı şehit olarak cennette buluşacaklar. İkisi de Allah için savaşmış ve bu uğurda şehit olmuştur. Orada: “iyi ki birbirimizi öldürdük de şehit olup cennete düştük” mü diyecekler.

Öteki dünya tasarımı tam bir komedidir ki; nice oyunlara konu edilmiştir. Uyumak ve uyuşmak isteyenlerin çocukça düşleri çok ciddiyetli bir biçimde tüm yeryuvarlağını bugün sarmış ise, insanlık bu uğurda daha çok şey yapacağa benziyor…

Öteki dünya düşü kuranlar bu dünyada çıkarları için yaşayanlardır. Düşünceyi, bilgiyi, bilimi kendine klavuz edinmiş birinin, kuşkusuz böyle çocukça düşlerin batağında çırpınması olanaksızdır. Düşleri, iyi irdelediğimizde göreceğiz ki; düşler, kuranların amaçlarını yansıtmaktadır.

Laik birey bu çocukluğu çoktan aşmış bir bireydir. Bu birey öteki dünya masallarıyla değil, bu dünyada yaşanan olumsuzluğun kaynaklarını yok etmek için çabalayandır. Bu çabayı ortaya çıkaran güç bilinçtir. Bilinç ile birey, dünyayı gerçekler çerçevesinde algılar.

Laik olmayan bireyciler: yok pozitivist, yok materyalist diyerek kendilerince bir doğa dışı, doğa üstü fikri ortaya atmaya çalışıyorlar. Doğa var; görünüyor, koklanıyor, işitiliyor. Peki doğa üstü/dışı ne demek oluyor? Biz buna ancak uydurmalar diyebiliriz. Olmayan şeyleri varmış gibi gösterenler gerici, yobaz, insanlık katili ve laik olmayan kişilerdir…

LAİKLİĞİ SİLAHLI GÜÇLE KORUMAK

Bir ülkede laikliği silahlı bir güç korumaya ve yaşatılmaya çalışıyorsa, o ülkede kuşkusuz laiklikten söz edilemez. Çünkü laiklik, bireylerin eylemlerinde, düşüncelerinde, duruşlarında yaşar. Ülkenin laik olması bireylerin de laik olması anlamına gelmez. Bireyler laik olursa ancak devlet/ülke laik olabilir.

Devlet/ülke bireylerden oluşur. Devlet, bireylerin düşünceleriyle, eylemleriyle, duruşlarıyla yaşar. Bireylerin laik olmadığı bir devlet, eğer laik bir devlet olarak tanımlanıyorsa, kuşkusuz burada ne bireylerin devleti oluşturduğundan ne de orada bir demokrasinin var olduğundan söz edebiliriz. Bu nedenle bireylerin, devleti oluşturmadığı ve demokrasinin olmadığı bir ülkede ancak demokrasi/cumhuriyet adı altında padişahlık/krallık yaşatılmış olacaktır.

Devlet, bireylerin veya bireycilerin yaşama bakışı ile biçimlenir. Eğer bireyler bir toplum oluşturuyorsa, orada devletten söz edebiliriz. Ancak bireycilerin oluşturduğu bir toplulukta, ne devletten, ne de demokrasiden söz edebiliriz. Böyle bir toplulukta devletten çok; karmaşadan, açlıktan, eşitsizlikten söz edebiliriz. Bireylerin olmadığı bir toplulukta seçim ile başa gelenler krallaşırlar. Bireyciler her süre kendilerini bir kralın/padişahın yönetmesini isterler. Bilinçsizliğin ürünü olan bu durum hangi yönetim biçimi olursa olsun değişmeyecektir.

Laiklik; eşitliği, ortalaşa paylaşımı savunanların düşüncelerinde yeşeren bir olgudur. Tepeden inme bir laiklik ile devlet yürütülemez. Yürütülmesi için bir silahlı güce gereksinim vardır. Silahlı güç, laik devleti koruyacağım diye eşitsizlikleri görmezden gelebilir. Eşitsizliğin olduğu bir ortamda laikliğin silah ile yaşatılması hiçbir anlam taşımaz.

Bir devlete, laik bir devlet deniyorsa ve bu laik devlette bireyler laik değilse, o devleti her türlü karanlık odaklar beklemektedir. Devlet kendi yapısında laik bireyi taşımıyorsa, her süre laik olmayan bireylerin saldırısına uğrayacaktır. Çünkü laik olmayan bireyciler ancak kendi çıkarını düşler. Kendi çıkarını düşleyenler devletin her kademsinde hırsızlık, sömürü, dolandırıcılık yapar. Daha da ileri giderek devletin kurmalarını ele geçirmeye çalışır. Devletin varlığını, kendi veya başkalarının cebine aktarır. Kuşkusuz böyle bir devlete, devlet denemez. Yaşamaz da böyle bir devlet. Böyle bir devlette laikliği korumaya çalışan silahlı güç, bu ortamın içinde erir gider. Erimemesi laik bireylerin laik olmayan bireylere karşı göstereceği dirence bağlıdır.

Ne yapılması gerekiyor?

Bireylerin laik olmadığı bir ortamda devlet içerisinde her türlü kargaşa, karmaşa gerçekleşir. Böyle bir devlet yapısı içerisinde laiklik yaşatılamaz. Eğer silahlı güç laikliği silah ile yaşatmak istiyorsa, o ülkede yalnızca laikliği değil, birlikteliğinde eşitliği de, üretimi de, paylaşımı da silah ile korumaya ve yaşatmaya çalışmalıdır. Laik olmayan bireylerin amacı her süre laik devleti yıkmak olduğundan ve devlet yönetiminde bulunanların da bu doğrultuda güç tüketerek devleti ele geçirmeye çalıştıklarından, laik bireylerin direncine bağlı olarak devlet ele geçirilebilir. Silahlı güç ise böyle bir ortamda laik devlet yapısının temelini korumak istiyorsa eşitliği de, paylaşımı da, üretimi de koruması gerekir.
Laik olmayan bireyler, silahlı güç ile korunan laik devleti yavaş yavaş satarak güçsüzleştirmeye çalışır

DEVLETİ NASIL SATACAKLAR

Kendisine laik denen bir devlet, laik bireyleri bünyesinde barındırmıyorsa, o ülke her süre satılmaya tutsaktır. Tutsaklığın nedeni, kişilerin bireyci çıkarlarının devletin çıkarlarından üstün gelmesindendir. Kendi bireyci çıkarları için yaşayanlar her süre satılmaya mahkûm olduğu gibi, ülkesini de elden çıkarmaya hazırdır. Ülke, laik olmayan bireyci için, bir çıkar pazarıdır. Böyle bir ülkede, bireyci çıkarlar karşılanamayınca silahlar çekilir ve –laikliği korumaya çalışan silahlı güce– saldırılar başlar. Bu duruma gelmiş bir ülkenin sonu karanlıktır, açlıktır, bölünmedir.

Laik olmayan bireyciler, din adı altında bireyci isteklerine konmak için her türlü oyunu sergilerken çok acımasız ve sert davranacaklardır. Onun içindir ki, silahlı bir güç, laik devleti korumak için hazır beklemektedir. Ancak, laik bireylerin direnci kırıldığı an, silahlı bir gücün de etkisi kalmayacaktır.

Laik olmayan bireyci çıkarcılar için devlet, hiçbir anlam taşımamaktadır. Devlet onların çıkarlarının önünde bir engeldir. O yüzden devlet satılmalıdır. Devleti nasıl satacaklar: kurumlarını yok ederek, peşkeş çekerek, tasfiye ederek…

Devlet yok edilmelidir! Devleti satanların amacı bir krallık, bir padişahlık kurmaktır. Amaç, halkın aç ve sefil olduğu; krala, hükümdara, zengine, patrona, ağaya muhtaç olduğu bir terör ortamını yaratmaktır. Böyle bir ortamın oluşması için din gereklidir. Çünkü böyle bir ortamı kutsallaştıran bir tanrı vardır. Tanrıyı kimse karşısına alamayacağı ve bireyci çıkarlar da bunu gerektireceği için din kullanılmalıdır ve yığınlar sindirilmelidir.

Devletin olduğu yerde millet vardır; milletin egemenliği söz konusudur. Oysa laik olmayan bireylerin amacı, yığınları sindirecek bir tanrı egemenliği kurmaktır. Tanrı egemenliği kurmak için bireycilerin kişisel çıkarlarını doruğuna ulaştırmak ve umutları, düşleri yaşatmak gerekir. Böyle bir çoğunluk demokrasi adı altında seçim ile başa geçerek ülkeyi yönlendirebilmektedir.

LAİKLİĞİN AMACI

Laiklik; toplum yaratır; terörü, anarşiyi, eşitsizliği, yoksulluğu önler. Laiklik, bütün bunların güvencesidir. Peki, neden toplumu yaratan bu öğelere karşı çıkarlar?

İlk önce şunu söylememiz gerekir: Laik olmayan bireyciler topluma, eşitliğe düşmandır. Çünkü eşit bir toplumda bireyciler sınırsız isteklerine konamaz, halkı sömüremez, düşledikleri mülklere kavuşamazlar. Laik olmayan bireyler bu dünyada olabildiğince başkalarını acıya boğarak ve bundan haz alarak yaşamaya çalışır ve asıl sonsuz isteklerini öteki yaşamda karşılanacağına inanırlar.

Laik olmayan bireycilerin düşünde bu dünyada kişileri acıya boğmak ve öteki yaşamda mutluluğa konmak vardır. Aslında bu dünyada sonsuz yaşayacağını bilseler, öteki yaşam diye bir düşe kapılmayacak; din, Allah, peygamber gibi kavramların da arkasında koşmayacaklardır. Bu dünyada çıkar için nasıl ağaya, patrona, şıha, dedeye yaranmak için her türlü soytarılığa girişiyorlarsa, öteki yaşam için de; dine, peygambere, Allaha yaranmak için her türlü oyunu sergilemektedirler.

İşte; bir ülkenin/devletin olduğu bir ortamda buna karşı bir güç gerekli kılınmıştır. Bunun adı da laikliktir. Peki, laikliğin amacı nedir?

Laiklik us’a uygunluk demektir. Us nedir? Arapçada “akıl” olarak geçen us, bilincimizin gelişim göstergesidir. Us, kişiyi, yaşamda yönlendiren ve doğruya yönlendiren bir olgudur. Us, bilince ulaştığında birey oluşur. Birey toplumun bir parçasıdır ve her yapıp etmesi toplumun adınadır. Birey toplum için vardır. Toplumun çıkarı ne ise bireyin de çıkarı odur.

Laik birey, usunu bilince ulaştırmış kişi demektir. Bu birey yaşamını bilimsel verilere, gözlemlere ve deneylere göre biçimlendirir ve us dışı olguların arkasından da koşmaz. Çünkü us dışı olgular deneye/gözleme tutulamazlar.

Laik birey böyle bir bilincin ürünüdür. Bu birey toplumun eşitliğinden yanadır. Ne demektir toplumun eşitliği?

Eşit bir toplumda kişilere ayrıcalık tanınamaz. Tek uygunluk vardır; o da topluma uygun olandır. Topluma uygun alan her şey bireye de uygun olmak zorundadır. Laik bir toplumda kişilerin zengin olma, bireyci düşler kurma, acıdan zevk alam gibi bireyci istekleri olamaz. Çünkü bu istekler toplumu böler, parçalar, yoksullaştırır, teröre sürükler. Ki, laik bireyin amacı da bu değildir. Laik bireyin amacı doğa ve toplum ile iç içe mutlu bir biçimde yaşamaktır.

 

Demokritos’un babası ölünce Demokritos’a bin talant bırakmıştı. O döneme göre bu denli para büyük bir servet idi. Demokritos sorgulayan biriydi ve bu para ile oturup keyif çatacak biri de değildi.
Bu para ile uzak ülkeleri; Mısır’ı, Babil’i gezdi. Birçok kişiyle tanıştı, söyleşiler, tartışmalar yaptı ve gezinin sonunda Demokritos yurduna yoksul bir biçimde döndü.
Demokritos’u, –yurduna döndüğünde– mirasyedilikle suçladılar ve onu mahkemeye verdiler. Demokritos yargıçların önüne çıktı ve hiçbir şey söylemeden, elinde bulunan büyük bir ruloyu açıp yazdığı yapıtı okumaya başladı.
Demokritos, kendi yazdığı, evreni ve doğayı anlatan yapıtını okuyunca, herkes şaşırdı. Kimse neden bunları okuduğunu anlayamamıştı. Çünkü suçu ile okuduğu yapıt arasında bir bağ yoktu.
Okuması bittiğinde yargıçlar anlatılanların güzelliğini sezip, Demokritos’un suçlu olmadığına karar verdiler. Ayrıca, bu denli bilgiyi yurduna getirdiği için de kendisine beş yüz talant verildi.
Gezide, bin talant harcamıştı, ama başka bir servet getirmişti: o da bilgiydi.
Demokritos’un eline böylece yine para geçmişti ve durmak gibi bir isteği yoktu. Bu kez Atina yollarına düştü.
Demokritos’u bilgiye iten neydi?
Kuşkusuz öz’ü!
Bilinç ve sorgulama dolu öz’ü, onu doğru olana itmişti: yani bilgiye.
Araç değerlere tapanlar her süre şunu der: “O işte kar yok ki.” “Ne kazandırıyor ki sana.” “Ne yararı var ki”
Düşünemeyenler yarar’ı madde/nesne olarak algılar; çaresizliklerini, aşağılılıklarını öretmek için. Çünkü beyin yapıları doğayı anlamaları için yeterli yapıda değildir. Bilgi, onlar için, maddi/nesnel yarar (para) getirmiyorsa boş bir şeydir.
Bunların paylaşmakla ne ilgisi var peki?
Paylaşmak ancak maddeye, araç değerlere tapmayanların, öz’ü olan –bilinçli– insanların eylemidir. Demokritos, her yerde ve her koşulda her şeyini paylaşır. Bilgiye yönelmek, öz gerektirir ve öz paylaşımdan yanadır. Öz’ü olmayanlar hiçbir şeyini paylaşmazlar, tersine biriktirdikçe biriktirirler. Ne denli birikirse o denli alçaklıkları örtülür veya öyle sanırlar.
Demokritos, bilgiye yönelmişti ve bilgi onun için yaşamın kaynağıydı. O, bilgi için para harcamıştı; para kazanmak için bilgi edinmemişti. Oysa düşünemeyenler para kazanmak için bilgi edinirler ve bu para ile birilerini mutsuz edip, bundan haz alırlar. Bu yüzden düşünemeyenlerin bilgi edinmesi -toplum açısından- çok tehlikelidir.
Düşünemeyenler paylaşmayı bir yarışın yenilgisi sayarlar. Çünkü bütün yaşamlarını başkalarıyla yarışa adamışlardır. Bu yarış parayı, araç değerleri, maddeyi biriktirme yarışıdır. Ne denli çok birikirse o denli çok başkaları mutsuz olur ve biriktiren bundan o derecede haz alır.
Paylaşımcı olmayanlar aralarında yalnızca bir şeyi paylaşırlar: o da Allah. Allah ne denli paylaşılırsa paylaşılsın bitmez... Allah, onlar için yalnızca maddeyi, araç değerleri elde etmek için kullanılan bir araçtır. Öz’de Allah’a inanmazlar; inandıkları tek şey araç değerlerdir.
Düşünemeyenler yaşamlarında hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar. O yüzden biriktirdikçe biriktirirler. Biriktirdikçe paylaşımları azalır. Biriktirdikçe cennet düşü çoğalır.
Düşünemeyenlerin, çıkarcıların oluşturduğu düzensiz sistemde, paylaşım diye bir şey söz konusu olamaz. Düşünen insanların oluşturduğu düzende ancak, eşit paylaşıma gidilebilir.
Paylaşımın temel ilkeleri bunlardır; paylaşım denilince en başta bunlar us’a gelmelidir.

 

Seçim aşamasına doğru hızla yol alan AKP, açılımlarla toplumsal alt-üst oluşun kapısını sonuna kadar açmış durumda.

‘Demokratikleşme’ adıyla yapılan her girişim, temelsiz, mesnetsiz bir paylaşım kavgasına dönüşüyor.

Kafa karıştırıcıların cirit attığı, liboşların yağdanlık durumunda kirli bilgiler kustuğu bu yeni süreçten, bizler de payımıza düşeni almak üzereyiz!

Sonunda paketlerden biri de, sanat alanları için açıldı ve içinden gerçekten CİN çıktı!

Kültür Bakanlığı, sanatçıların sorunlarını çözmek için düğmeye bastı!

19-20 Kasım tarihinde Bilgi Üniversitesi’nde yapılan ve alandaki MESLEK BİRLİĞİ kuruluşlarından bazılarının katılımcısı olduğu toplantıda, bakanlığın TEK ÇATI önermesi üstüne sorular ve cevaplar sıralandı.

Bakanlık, meslek birliklerini ayrıştırmış, örneğin Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği’ni (TOMEB) bu toplantıya davet etmemiş, ayrıca alanda örgütlü bulunan dernek,vakıf, sendika gibi yapılaşmaları da yok saymış ve tek kelime ile AYRIMCI davranmıştır..

Memlekette sanat alanlarında her şey ‘güllük-gülistanlık’ diye düşünen AKP zihniyeti, sapla samanı ayrıştırmadan, sorunları ve çözüm yöntemlerini derinlemesine incelemeden bir dayatmanın, bir oldu-bittinin peşindedir.

Toplantı sonuçları açısından, şimdilik eli boş Ankara’ya dönen yetkililer, bakan beyin yeni talimatlarını bekleyecekler.

Anlaşılan odur ki, sistemli yarılma oluşturma faaliyetleri, artık üst düzeyde ele alınıyor ve olmazsa olmaz, BAKANLIĞA BAĞLI ÇATI dayatması gelecek günleri bekliyor.

Olup bitenlerden habersiz bir bakanlık neler yapabilir, birlikte yaşayıp göreceğiz!

***

Geçen gün, belki de ilk kez sağlıklı biçimde yapılmış bir araştırmanın sonuçlarını paylaştık dostlarla.

Türkiye tiyatrosu, amatöründen profosyoneline, devlet tiyatrolarından şehir tiyatrolarına kadar toplam 3.700 oyuncu barındırıyor.

Ne kadar az!

70 milyonluk bir ülke için, bu sayıya ‘vahim’ demek daha doğru galiba.

Gelin görün ki bu 3.700 oyuncunun özel tiyatrolar, devlet tiyatroları ve şehir tiyatrolarında yalnızca 1.500 kadarı sahneye çıkıyor.

Diğer meslektaşlarımın küçük bir kısmı, TV dizilerinde çalışıyorlar. Geriye kalanları ise İŞSİZ.

Bir takım kurumlara ‘sanatçı alımları’ da mal alır gibi, İHALEYLE gerçekleştirilence, yandı keten helva!

Yine de onca tiyatro kursu, atölyesi, onca özel okulun tiyatro bölümü ve bildik devlet üniversitelerinin tiyatro birimleri ha babam, de babam oyuncu yetiştiriyor!

Bugün, ‘Tiyatro Ana Sanat Dalı’ adındaki bölümlerinde, yıllık öğrenim bedeli 16 bin, 18 bin dolar olan özel okullarımız var!

Bu okulların bir çoğunun, tiyatroya oyuncu değil de, dizilere insan malzemesi oluşturmak için süslü-püslü çağrılar yaptıkları da bir gerçek.

Kısa yoldan ünlü olup para kazanma sevdası, meslek eğitiminin de içini boşaltmış durumda.

Okullardaki eğitmen-hoca çıtasına baktığınızda, başka bir gerçek pis pis sırıtıyor.

Deyim yerindeyse, birçok okulda ve kurs, atölye gibi dersliklerin büyükçe çoğunluğunda, EĞİTİM ALMASI GEREKENLER EĞİTMENLİK yapıyorlar!

Eee adı üstünde serbest piyasa!

İşin içinde bir de para olunca, her şeyi ile ‘serbest bir sanat eğitimi’ almış başını gidiyor.

Aynen Hoca Nasreddin fıkrasında olduğu gibi, “parayı veren düdüğü çalar.”

Bu durumu olumluya evirmek ise, yine sanat yaratıcılarına ve alandaki örgütlenmelere kalmış gibi görülüyor.

***

Onlarca sorunu maddelerle alt alta sıralayarak, bunların çözüm önermelerini tüm alanla paylaşmak için toplu bir çalışma gerektiği açık.

TÜRKİYE TİYATROLARI GÜÇ BİRLİĞİ GİRİŞİMİ bu anlamda bir önerme çalışması yapma kararı aldı.

Bu çalışmaya güç katmak, çözüm önermelerimizle birlikte ortak bir ses oluşturmak, birilerinin işine gelmeyebilir.

Varsın öyle olsun. Biz sahnelerimizden ve bulunduğumuz mevzilerden sesimizi yükseltmeye devam etmeliyiz.

Bugün tüm tiyatro yaratıcılarının, iş güvenliği ve özlük hakları sorunları can acıtıcıdır!

Devlet ve şehir tiyatrolarındaki meslektaşlarımızın giderek üvey evlat durumuna itildikleri her tür haklarının budandığı ve acımasızca yalnızlığa itildiği bu süreçte, özel tiyatroların bu sorunları, tanım yerindeyse kangren olmuş durumdadır.

Sormak istiyorum.

Ülkemizde profosyonel anlamda tiyatro yapan oyuncu kardeşlerimin, KAÇ TANESİ SİGORTALIDIR?

Kaç oyuncu arkadaşımla ‘patron’ durumunda olan taraf, SÖZLEŞME YAPMIŞTIR?

Kaç tiyatro patronu, kaç sanatçısı arkadaşımın VERGİLERİNİ VERİYOR?

Söyleyelim, profesyonel tiyatroların yalnızca yüzde yirmi beşi.

Bu sonuç, bu çağın en büyük ayıbıdır.

Oysa, her yıl Kültür Bakanlığı’na ‘yardım’ almak için başvuran tiyatro toplulukların sayısı giderek çoğalıyor.

Ülke özel tiyatro cenneti!

Ama nasıl oluyorsa, yardım alıp, oyun yapıp, gazete ilanı verip sonra da oyun bile oynamayan topluluk haberleri çığ gibi.

Birileri bunu Nişantaşı’nın göbeğinde yaparlardı, şimdi yurdun her yerinde bu kurnazlığa sığınılıyor!

O oyunlarda çalışan arkadaşlarımın iş güvenliği, daha oluşmadan gasp edilmiş olmuyor mu?

Evet bizde biliyoruz, o fonlarla oyun üretmek sonra onu seyircisi ile buluşturmak çok zor ama, çalışanlarınızı,oyuncularınızı sigorta bile ettiremiyorsanız, vergisini veremiyorsanız, özlük haklarını koruma altında tutamıyorsanız, zorunuz ne kardeşim, üretmeyin o zaman!

Açmayın perdelerinizi, zorlayan mı var?

Tüm tiyatro alanlarında tartışıp, üstüne konuşabileceğimiz en temel meselelerden birinin bu olduğu açık.

Bu işin takipçisi olacağımıza söz vermeli ve kendi onurumuzun çiğnenip ayaklar altına alınmasına asla izin vermeyeceğimizi karar altına almalıyız.

SOL

 

Efendim, oldum olası hazzetmem evrim kelimesinden… Bugün evrim diyen, yarın devrim der maazallah! Evrim, devrim dedi mi biri, nevrim döner eskiden beri… Evrimcilerle devrimcilerin şerrinden Allah bizi saklasın efendim… Bu akılsızlar, akıllı tasarımımıza, yaradılış teorimize bütün neşriyatlarında saldırıp mütedeyyin kesimi incittiği yetmezmiş gibi bir de kalktılar Samsun’da, 150. yılında Evrim Paneli tertip ettiler. Neyin 150. yılı? Charle Darwin efendinin 'Türlerin Kökeni' adlı eserinin yayınlanışının 150'nci yıldönümü... Bu Darwin’in ne zoru vardı da Evrim Teorisi’ni ortaya attı kimbilir? -Tabii ki Allah bilir-

150 yıl önce bir kitap yazdı diye Darwin efendi, bu kadar tantana yapılır mı allahaşkına! Başınıza Adnan Bey’in Yaradılış Atlası düşer inşallah! 1789 yılında yapılan Fransız İhtilali, dine ve din adına tahakküm eden hâkim sınıfa karşı bir başkaldırmaymış ya güya, ondan sonra her bir şeyin temeli ateizme dayandırıldı ve tutup her şeyi materyalist felsefeyle, tesadüflerle açıklamaya kalktılar. İşte Darwin efendi bu iklimden yüz bulup Evrim Teorisi’ni yumurtladı. Beş yıl gemide yolculuğun üstüne karaya çıkınca yıllarca odasına kapanıp kitap yazan bir adama inanılır mı yahu? Zaten bunun dedesi Erasmus da dinsizdi. Genetik midir nedir, tövbe tövbe!..

Bir tesadüftür tutturmuşlar. Neyse ki, Fethullah efendimizin de ikamet ettiği Amerika'da, Akıllı Tasarım, Bilinçli Dizayn hakikatiyle tesadüflerin rolünün olmadığı, her şeyin belirli bir plân ve programla, ölçülü ve intizamlı olarak bir yaratıcı tarafından hayata geçtiğini öğrenen kullar var. Biz inanırız elhamdülillah... Ama bunlar öyle mi? Bunlar ‘bilim’ den başka bir şeye inanmaz, hatta ondan da kuşku duyup “Bilimde inanma yoktur” derler. Böyle düşünen hoca takımı da, okuma yazma bilenlerin sayısı da maalesef artıyor. Bunlar hep kıyamet alametleri…

Neyse efendim, kalktım gittim ben bu evrimcilerin paneline… Keşke, Fethullah efendimiz, Adnan Bey, Cübbeli Ahmet hocamız da olay mahalline intikal edebilselerdi de bu münafıkların Malazgirt Meydan Muharebesi gibi nasıl darmadağın ve perişan olduklarını görebilselerdi… Allah müstehakınızı verecek inşallah!

Paneli düzenledikleri salonun kapısında güleryüzlü kızlı- erkekli üniversiteli gençler içeri buyur ettiler beni… -Yaradanım ne de güzel yaratmış!- Elime tutuşturdukları kartta panelist denilen münafıkların ne anlatacağı yazıyor. Üniversite Konseyleri Derneği, Samsun Tabi Odası ve Eğitim-Sen düzenlemiş paneli… Bir oturum da yetmemiş, iki gün oturacakları yazıyor duyuru kartlarında…

Aman allahım, bu ne izdiham! Samsun’da ne kadar dernek, sendika, oda, siyasi parti, akademisyen, öğretmen, öğrenci varsa salonda… Yüzlerce insan, salon yetmemiş belli ki... Adı oturum ama çoğu ayakta kalmış. Nasılsa yorulur giderler birazdan…

Paneli Eğitim-Sen Şube Başkanı ve Samsun Tabipler Odası Başkanı açıyor konuşmalarıyla… Evrim panellerini Türkiye’nin bütün kentlerinde düzenleyeceklerini söylüyorlar. Ne feci!.. Bir de OMÜ’de düzenlemek istedikleri panele engel çıkarıldığını anlatıyorlar. Efendim, paneli üniversitede düzenlemek istemişler de izin verilmemiş, genel merkezleri devreye girmiş de ücret karşılığında salonu alabilmişler. Yok, bedava vereceklerdi size!... Panel afişlerini de üniversitede sadece iki gün asabilmişler, zorluk çıkarılmış onlara… Krizin bedelini ödemeyeceğiz diyor bir de densizler! Siz değil de biz mi ödeyeceğiz?

Hele o Tabipler Odası’nın başkanı yok mu? Gözüme baka baka, “Bu panel, bilim karşıtlarına Samsun’un haykırışıdır.” dedi resmen. Piyasalaştırma tüketim aracına, kamu yöneticileri de iktidar partilerinin sözcülerine dönüşmüş. Bilim ve evrim karşıtlığının arttığı bir dönemde tüm engellemelere rağmen evrim panelini gerçekleştirmenin gururunu yaşıyormuş. Evrimlere gelesiceler! Bir mucize olsun da o dilleri tutulsun diye dua ettiysem de boşuna. …

Tırıltıklım dolu salonlarda saatler süren panelde iki gün boyunca neler anlattılar neler… Doç. Dr. Ergi Deniz Özsoy 'Evrimsel Biyoloji ve Genetik: Türlerin Kökeninden Günümüze', Prof. Dr. Erhan Nalçacı 'Sinir Sisteminin ve İnsan Aklının Anlaşılmasında Evrim Teorisi', Prof. Dr. Mehmet Elbistan 'İlk Canlı Hücrenin Oluşum Süreçleri', Prof Dr. Haluk Kefelioğlu 'İnsanın Evrimi, Prof. Dr. Hasan Bağcı, Karşıt Savların Çürütülmesi, Yrd. Doç. Dr. Hasan Aydın, 'Din, Bilim ve Evrim', Yrd. Doç. Dr. Özgür Taşkın 'Evrim Kavramı Daha Kolay Nasıl Algılanabilir?', Yrd. Doç. Dr. Zeki Apaydın 'Bilimin Doğası ve Evrim Öğretimi'…

Hayatımın dersini aldım. İçim dışım evrim geçirdi ama izleyenler bana mısın demedi. Evrimci hocalar konuşur, salondakiler pür dikkat not tutup sorular sorarken Fethullah Hocayı düşündüm, gözlerim dolup hislenerek… Panelin bitti, herkes ayakta alkışlıyor panelistleri… Hocayı mocayı unutup ben de alkışlamaya başladım coşkuyla…

Evrim geçirdikten sonraki halim:

1-İnsanlarla maymunlar ortak bir atadan geldiler.

2- Havva değil Afrikalı bir ananın çocuklarıyız.(bkz. mitokondriyal Havva)

3- Başparmağımı daha çok seviyorum, primatları da…

4- Primatlarla bizi ayıran iki ayak üzerine kalkabilmemiz( bkz. Nihat Behram- Ayaklanma Çağrısı)
5- Aaa!..Evrime inanırım, metafizik güce de derse hoca, öğrenci şoka girebiliyormuş, gördüm.

6- İnsanlar düşünür, sorgular. (Sorgulamayanlar nedir?)

7- İnsan beyni 2 milyon yıl eşitlik hukuku ile yaşadı. Ona dair umutsuzluk beslemeyin.( Erhan Nalçacı’ya ve insanlık onurumuza alkışlar…)

8- Dünyaya evrim, evrime devrim gerek!( Bu da benim inancım. Onu yıkmak güven, özveri ve tecrübe ister!)

Artık kocakarı masallarıyla/Kimse karıştıramaz kafamızı/Uyandık hepimiz, alık değiliz/ Kimse yutturamaz bizlere artık/Öbür dünya denen saçmalıkları/Ekmek gerek bu dünyada bize, ekmek!

Yurtseverler, devrimciler toplanın/Özgürlük şarkıları söyleyelim/Şu takkeli, cüppeli papazların/ Vaazlarına, masalına paydos/Bütün bağnazlıklardan arınalım/Köleleştiren bir dine tapmayız/İnandığımız yasalar uğruna/Ya kazanır ya ölüme gideriz

soL

 

 

Bu çocuğa Anadolu'da rastladım.
Çankırı ile Kastamonu arasında, "Kalehan" da konaklamıştık. Arabamızın bir hayvanı çatlamış, ağzı köpüklenerek, yabani bir hırıltıdan sonra hanın kapısına serilmiş, kımıldamadan, çırpınmadan, tepinmeden, lahzada katılaşmıştı, Arabacı, sağ kalan hayvanını yatırdıktan sonra öfkeyle karşıma dikildi:
Efendi! Benden yana umudun kalmasın. Buradan ileriye bir adım atamam. Bir araba bul.
Sonra şişkin parmağını batıya doğru sivrilterek, güneşin son ışığıyla sarımtırak bir pembe tüle bürünmüş toprak yolu gösterdi:
Aha... bundan öte... daha öte... İlgaz... tehe... uçurumun yanı.... Çift hayvan bile yetmez. Dingil de sağlam değil... günahı boynuma... ben idemem efendi... başka araba bul.
Başka araba yoktu, iki gün handa bekledim. Uzak bir mesafede imişim gibi haykırarak müjdeledi:
Kalk hele... başka araba geldi, üç yağız hayvanı var. İlgaz'ı da geçer, uçurumu da geçer, daha bilmem aha, şeytanın yamacını da geçer kalk hele...
Hanın kapısına çıkınca bana tanıtılan yeni arabacım, taze bir tecessüsle beni süzdü, ben de aynı merakla ona baktım: Onüç, ondört yaşında bir çocuktu. Kül benizli, elmacık kemiklerinin alt çukura batmış, üst dudağını gölgeleyen silik tüy çizgisiyle, cılız kafalı bir köy oğlanıydı. Siyah kirpikli gözlerinin derin parıltısıyla sordu:
İnebolu'ya mı?
Evet.
Araba hazır.
Korkuya benzer bir isteksizlik, beni bu küçük arabacıyla pazarlığımda haksızlıklara düşürüyordu; çocuk, çıkarmak istediğim her güçlüğü kabul etti. Uzlaştı, eşyamı arabasına taşıdı.
Araba kalkarken, hancıyla eski arabacı arkamdan seslendiler:
Korkmayasın, küçüktür ama hayvanları iyi sürer.
Anadolu'nun hüzünlü sabahlarından biri idi. Ağır ağır gidiyorduk. .. Toprak yola kakılı, seyrek taş parçaları, güneşin ilk kızgınlığıyla parıldıyorlar, araba sarsıldıkça, gözlerimin önünde kıvılcımlar gibi yanıp sönüyorlardı. Ara sıra, daha fazla konuşmak isteğiyle şahlanan gürbüz hayvanların yoldan kaldırdıkları tozlar, pembe bürümcük gibi arabayı sararak, boşlukta uçuşuyor, titreşiyorlar, sonra, dalga dalga yere inerek gözden kayboluyorlardı. Yol çok dönemeçli, çapraşık ve dardı; hayvanlar, yağız, parlak, sert adalelerinde birikmiş kuvveti boşaltabilecek kadar hız alamıyorlar, sevmedikleri bataetle yürümekten sinirlenerek homurdanıyorlardı. Küçük arabacım, elindeki dizginleri rehavetle tutarak yanımızda yükselen toprak kayalara bakmıyor, arabasıyla hiç oyalanmıyordu. Düşündüm: "Ne kadar olsa çocuk, Allah bizi kazadan esirgesin!" O, bu düşüncenin sesini duymuş gibi, birdenbire arkasını döndü:
Efendi, az ileri yol düzleşir, daha hızlı gideriz, ben hayvanlara, bile bile yol vermiyorum.
Ve yol düzleşince, kendisine minderlik işini gören arpa torbasının üstüne daha iyi yerleşerek dizginleri küçük bileklerine sardı, hayvanların kulaklarına doğru kırbacı silkeledi, ince bir sesle şaklattı.
Üç hayvan, burunlarını ufka doğrultarak şahlandılar ve arabayı hızla çekmeye başladılar. Bu sür'at o kadar umulmaz bir şeydi ki, yolun kenarına asılı dik yamaçlara gözüm iliştikçe, meçhul tehlikelerden ürküyordum. Yola ancak sığan arabanın yana doğru ağırca bir salıntısı, bizi ilk saniyede ölüme atabilirdi. Fakat küçük arabacım, dermansız görünen bileklerinin çevik atılgan, acele hareketleriyle dizginleri sallıyor, geriyor, hayvanların cilalı etlerine vuruyor, arabanın muvazenesini maharetli buluyordu. İlgaz'a yaklaştık.
Burası, uzaklardan engin bir boşluk görünen karanlık uçurumlarıyla uğursuz bir geçitti. Birçok kereler, burulara sokulan eşkıyadan, kanlı katillerden bahsedildiğini işitmiştim. Kalehan'da bulunanlar demişti ki:
Samsun'dan kalkan bir pontus eşkıya çetesi. İlgaz'a kadar gelmiş, oralar kadar saklanmış, yol tehlikelidir, Müslüman yolcu görürlerse sağ bırakmazlar.
Fakat çaresiz, İlgaz'dan geçecektik ve geçmeye başladık.
Güneş yeni batıyordu. Ufka yaslanan yüksek tepeler, eflatun bir sis altında siliniyor. Dağılıp eriyor gibi idiler, eteklere açılmış bulutlar gibi.öbek öbek dumanlar yayışmış, sallanmıyor, kımıldanmıyordular. Bir yanımız, baştan başa, uçsuz bucaksız, derin ve kara bir uçurumdu. Gecenin heybetli karanlığı, perde perde kalınlaşarak, koyulaşarak çöküyor, uçuruma hücum ediyordu. Arabanın yürüyüşü ağırlaşmıştı, tekerleklerin ve seyrek ve sivri taşlara çarpmasında çıkan fasılalı ve keskin ses, sükutu arttırıyordu.
Arabamız durdu.
Çocuk, yere atlayarak arabanın fenerini yakmakla oyalanırken yanına gittim:
Buralarda Rum çeteleri varmış.... dedim.
Cevap vermedi. Yaşından umulmayacak bir soğukkanlılıkla lakırdımı duymamış göründü, feneri yakarken yüzünün çizgileri kımıldamıyor, yalnız siyah gözleri sarı ışıkla parıldıyordu. Bir daha söyledim:
Buralarda eşkıya varmış
Fenerin camını gürültüyle kapayarak başını bana çevirdi, kaşları çatılmış, gözleri tutuşmuş, yüzü buruşmuştu, kolunu uçuruma doğru sallayarak cevap verdi:
Varsa ne yapalım? Biz de erkeğiz, elbette karşı koyacak kuvvetimiz vardır.
Biz iki kişiyiz
İş sayıda değil.
Anlamayarak durakladım. Kendisine o kadar inanarak söylüyordu ki münakaşa edemedim. Sustuğumu görüp ateşlendi:
Efendi, ben bu yollardan, dağlardan, taşlardan, bayırlardan, yamaçlardan, gece gündüz, tek başıma geçerim, bugüne kadar korku nedir bilmedim. Rum eşkıyası var derlerdi, karşıma bir tane bile çıkmadı.
Cür'etli gözlerini yüzüme yaklaştırarak başını salladı:
Çıksa ne olur ki? Evelallah iki üçünü birden tepelerim. Güldüm:
Sen daha çocuksun, eşkıya nedir öğrenmemişsin; kabadayılığa hevesin var ama... iş bildiğin gibi değil.
Bu istihfaf onu kudurttu:
Efendi! Sen ne diyon Allah aşkına? Ben Bursalıyım, Bursa'da doğdum, Bursa'da büyüdüm, Yunan girdiği zaman oniki yaşımda idim, tarlada çalışıyordum, iki Yunan neferi geldi. Benimle alay etmeğe kalktı, elimdeki kazmayı bir tanesinin kafasına çarptım, şakağını paraladım. Öteki korkudan kaçtı, ben de eve gizlendim, zabitler beni on gün aradılar, babam teslim etmedi, fakat... hınçlarını babamdan aldılar.
Ne yaptılar?
Kurşuna dizdiler. Anam kederden öldü. Ben ağladım, dağa çıktım, Kütahya'ya yürüdüm, asker yazılmak istedim, yaşım gelmediği için almadılar, bu arabayı satın aldım, yaşım gelinceye kadar bununla geçineceğim.
Yaşın gelince?
Asker yazılacağım.
Başka şey söylemedi, arabaya atladı, kırbacı şiddetli salladı, yarı ayakta durarak dinç hayvanları kudurtup sürdü. Araba uçurumun yanından korkunç bir süratle koşuyordu. Küçük arabacı, ince, keskin, berrak bir sesle, derin boşluklarını çınlatarak, Köroğlu'nun bir türküsünü çağırmaya başladı. Bu taze ve dinç seste, Türk kahramanlığının yeniden dirildiğini sezer gibi oldum, titredim.
İlgaz'ı geride bırakmak üzereydik, sabah yaklaşıyordu, fakat... birdenbire yolun kenarında, otuz kırk metre ilerimizde, araba fenerinin sarı ışığından üç siyah gölgenin yavaşça kaçtıklarını gördük.
Arabacım hemen ayağa kalktı.
Dizginleri sol elinin bileğine sararak, sağ elini bol pantolonunun arka cebine attı, büyük hantal, eski sistemde bir tabanca çekti ve hayvanlarını daha şiddetli sürdü:
Araba, gölgelerin kaçıştığı yere geliyordu; karartıların bulunduğu hizaya yaklaşınca, siyah elbiseleriyle dimdik duran ve ellerini fişenklerine dayamış üç uzun boylu adamın arabaya baktıklarını gördük.
Yakın tehlikelerin soğuk teri, sırtımdan aşağı sızdı.
Arabamız, silahşörlerin tam hizasına geldiği zaman, gölgeler, hiç kımıldamadan, yolun kıyısında, ağaçlar gibi hareketsiz kaldılar, araba uçar gibi geçti.
Arabacım geriye dönmüş, yol kıvrılıncaya kadar tabancasının namlusunu hedeften ayırmamıştı.
İlgaz'ı böyle geçtik.
O gölgeler kimdiler? Ne bekliyorlardı? Bize sataşmaktan niçin vazgeçtiler? Korktular mı? Anlaşılmadı. Küçük arabacım dedi ki:
Ah bir sataşsaydılar, iki üçünü birden devirseydim...
Galip bir kumandan edasıyla arpa torbasına keyifli keyifli yerleşmiş, "Evecik'e kadar Köroğlu'nun türküsünü söyleyerek hayvanlarını sürmüştü. Gölgelerden bir daha hiç bahsetmedi.
İnebolu'da yirmi gün kaldım. Bir gün, Anadolu gazetelerini karıştırırken Bursalı Hüseyin isimli bir arabacı çocuğun İlgaz'da Rum eşkıya tarafından çevrildiğini, kahraman yavrunun eski bir tabanca ile iki şakiyi yere serdiğini fakat... bir martin kurşunuyla yaralandığını, devriye yetişmeden öldüğünü okudum. Bu Hüseyin benim arabacımdı.
O günden sonra, Anadolu konuşulduğu zaman, bu küçük arabacıyı anarım. Onun yanık, esmer, yüzünde, siyah, parlak gözlerinde, destani kahramanlığımızın izlerini bulur, azametli mazimizin gururunu duyardım.

sorunun cevabı

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında genel olarak Anadolu’ya yönelme görülür. Eserler Anadolu anlatılmış, aydınların Anadolu’yu tanımadıklarından bahsedilmiştir. Bu gibi şeylerle memleket anlayışı ortaya çıkmıştır.

teması ve özellikleri

eserde anadolu yolları tasviri bir şekilde anlatılmıştır.sıfat ve tamlamalara bolca yer verilmiştir.
anadolu insanından hareketler bütüne varma vardır.

Yenilikler, Anadolu’da Bir Gece, Tohum metinlerinin Temaları

Yenilikler, Anadolu’da Bir Gece, Tohum metinlerindeki Temaları tespit ediniz. Bu temalar nasıl ele alınmıştır? Bu dönemde böyle temaların işlenmesinin sebepleri neler olabilir?

12. sınıf

3.Yenilikler: Gençlerin Anadolu’ya yönelmesi, sadece İstanbul’dan memleketin kurtulamayacağı işlenmiştir.

Anadolu’da Bir Gece: Anadolu’da ki sıkıntılar anlatılmıştır.

Tohum: Anadolu’ya yönelme işlenmiştir.

Aydınların halka yönelmesi ile birlikte kurtuluşun sadece İstanbul’dan olamayacağı anlaşılmıştır. Anadolu çoğu zaman yöneticiler ve aydınlar tarafından bir zahire ve asker deposu olarak görülmüş, gerekli hizmet devlet tarafından verilmemiştir. Yani Osmanlı’nın Anadolu’yu göz ardı etmesi aydınları Anadolu’ya dönük eserler vermeye itmiştir.

 

 


Geç kalmışlıklarda hayat bulan hüznün hikayesiydin sen.Uçurumun kenarında tam da intihar sahnesi çekilirken,yaşamaya değer hiçbirşey bulamadım diye gözyaşlarından geçirirken ,sıcacık eller tuttu yüreğini.Öncesinde hiç bunca şefkatli eller sarmamıştı yaralarını.Kanamaların durdu.Derin çizgiler vardı teninde.Onulması zor zannettiğin dermansızlıklara çare oldu yumuşacık gülümseyişi.
İmkansızlıklarda kaybolan umutlarının tomurcuklanıp,filizler sürmesini seyrettin hayretler içinde.Önce bir rüya,bir hayal zannettin önceden yaşadığın birçokları gibi.Gözlerini açar açmaz kabuslardan ıslak,terli yataklara uyanacağını zannettin.Sımsıkı kapattın gözlerini daha da iyi hissedebilmek için sana uzanan pamuk elleri.

Bu gülümseyişi bulmak için arşınlamamış mıydın onca şehrin mecburiyet caddelerini,alışveriş merkezlerini..Yüzüne gülen her simanın ardından hep suratında patlayan şiddetli tokatlarla sarsılmamış mıydı yüreğin.Her seferinde `Evet.İşte aradığım o.Seni buldum` diye umutlanıp ;yine keder sokaklarının ıssız köşelerinde elinde bira şişesi gönlün küskün volta atarken bulmamış mıydın kendini?Hiç bir işte dikiş tutturamayan acemi tüccar gibi ,bütün sevda sermayeni heba etmiştin çorak kalplerde.
Elinde artık sevgilerden arta kalan bir ufak umut kırıntısı;hatta kendin bile yoktun.Ruhunun çoktan terkettiği bedenini şimdi şimdi sen de bırakacaktın uçurum diplerinde.Paramparça olan hiçbir uzvun can çekişmeyecekti,ruh olmayınca içinde.Sessiz sedasız bir gidiş olacaktı seninki.
Vedasız,gözyaşısız,tabutsuz,kefensiz,duasız..
Cesedini bulduklarında kim saçından bir tel hatıra saklayacaktı ki cebindeki kağıt mendilin beyaz katları arasına. Cankurtaranlar çuvalların ,içlerine istif edeceklerdi pişmanlıklarını,keşkelerini,neyselerini.

Evet umutsuzluğun,çaresizliğin ta kendisiydi sence hayat.Çevrende var olduğunu iddia eden her şey aldatmacadan ibaretti ve senin yaşamın da aslında başlıbaşına bir aldatmacaydı.

Dalga geçiyordu yaşam her fırsat bulduğunda seninle.Zindanlara kapatılmış,günlerdir aç,susuz insanların önünde kana kana su içip,tavuk etlerini iştahla kemiklerinden sıyıran acımasız gardiyanlar gibi önüne bir sunuyordu sevdayı;bir alıyordu elinden.Tadına bakmana bile izin vermeden en ulaşamayacağın pis yerlerde tüketiyordu sevgiyi..

Ahhh! Derdin karın doyurmak değildi tıka basa.Haykıramadın bunu bir türlü hayatın sivilceli,pürüzlü,engebelerle dolu suratına.Karşında dursaydı aşk tüm gerçekliğiyle ve gülümseseydi yüzüne sımsıcak.Ömrünü doldursaydın sadece karşıdan seyretmekle o koskocaman pırıltılı ışığı.

Sımsıkı kapattın gözlerini yine.Uyandığında geri döneceğin gerçeklik artık korkutmasa da bir umudun pamuk ipliklerine tutunabilmek ferahlatmıştı gönül tellerini.Belki son yolculuktan önce hasretle sallanan bir el olacaktı sevda ardından. Bu bile yeter diye düşündün.Seni dizlerine yatırıp şefkatle saçlarını okşayan ellere bıraktın kendini.
Sonsuz huzurun içinde dinsel tınılar geldi kulaklarına..mutluydun.Belki de hayatında ilk defa güveniyordun başını koyduğun omuza. Zaman ve mekan tarifsiz kalmış,hangi boyutta yaşadığını unutmuştun o an.İnsani faaliyetlerin çok üstünde bir haz vardı bedenini sımsıcak kaplayan.Sanki bir meleğin kolları yumuşak bir toprak olmuş kokmuş cesedini kolluyordu dünyalardan.

Açtın gözlerini.Ve aynı yerdeydin.Aynı sonsuzlukta,aynı ışıltıda,aynı şefkatli kollarda.
Bir kez daha ,bir kez daha açıp açıp kapadın gözlerini.Sahne değişmiyor,ışıltıdan güçlükle bakabildiğin gözler gerçektesin hayal değil der gibi gülümsüyordu yüzüne.

Uçurumun kenarındaydın.Artık herşey için çok geç diye düşündün.Hatta korktun hayat denen mekanlarda yeniden yaşamaktan umutsuzlukları,hayal kırıklıklarını.Yeniden aynı şeyleri yaşamak düşüncesi ürpertti bedenini.
Senin için çok geç kaldım ey melek dedin.
Korktun.
Bu ışıltılı ,parlak kader senin olamazdı.usulca sıyrıldın kollarının arasından.Hiç itiraz etmedi.İncitmeden bıraktı seni.
Gülümsedi.
Saçından bir tel aldı.
Koklayıp cebindeki kağıt mendilin arasına sardı.

Artık bir boşluk vardı.Yeniden doğmayacak güneş,seyredilmeyecek yıldızlar ve koskocaman bir boşluk yine.
Ardından hasretle sallanan bir el..
Ve en azından artık ardında seni düşleyecek biri vardı.

7/12/2009

Kim Bilir...

Siirler


Katra idim ummanlara karıştım
Kaç bulandım kaç duruldum kim bilir
Devre edip alemleri dolaştım
Bir sanata kaç sarıldım kim bilir

Bulut olup ağdığımı bilirim
Boran ile yağdıgımı bilirim
Alt'anadan doğduğumu bilirim
Kaç ebeden kaç soruldum kim bilir

Kaç kez gani oldum kaç kere fakir
Kaç kez altın oldum kaç kere bakır
Bilmem ki kaç katip ismimi okur
Kaç defterde kaç dürüldüm kim bilir

Bazı nebat oldum toprakta sürdüm
Bilmem kaç atanın sulbünde durdum
Kaç defa Cennet-i alaya girdim
Cehenneme kaç sürüldüm kim bilir

Kaç kez alet oldum elde bakıldım
Semadan kaç kere indim çekildim
Balçık olup kerpiç kerpiç döküldüm
Kaç bozuldum kaç kuruldum kim bilir

Dünyayı dolaştım hep kara batak
Görmedim bir karar bilmedim durak
Üstümü kaç örttü bu kara toprak
Kaç serildim kaç dirildim kim bilir

Güfrani'yim tarikatım boş değil
İyi bil ki kara bağrım taş degil
Felek ile hiç hatırım hoş değil
Kaç barıştım kaç darıldım kim bilir

 

anonim


destekleyecek "bilimsel" kanıtlar sunuyordu. Zencilerle Beyazların çiftleşip üreyebildiklerine göre, aynı kökenden geldikleri, aynı
türden oldukları bilimsel savına, aynı türden olmadıkları halde birbirleriyle çiftleşerek üreyen ve kısır olmayan döller doğuran
hayvanların da bulunduğu biçiminde, gerçeğe uymayan görüşlerle karşı koymaya çalışıyordu. Zenci-Beyaz melezlerinin
doğurmalarının çok güç olduğunu, melezler hep birbirleriyle evlenseler, kısırlık eğiliminin ağır basmasıyla, bir noktada doğuramaz
duruma gelip, silinip yok olacaklarını ileri sürüyordu.
Morton, beyin çanağının büyüklüğüyle ilgili olarak, 800 kafataslık kolleksiyonu üzerinde yaptığı incelemelere dayanarak, 1849'da
şu sonuçlara ulaştı: İngiliz kafataslan 96 inç küp ortalamayla "en büyük'tü; onu 90 inç küp ile Amerikan ve Cermen kafataslan
izliyordu. Zencilerinki 83, Çinlilerinki 82, Kızılderililerinki 79 inç küp idi. Ne var ki kolleksiyonunda, doğru bir örneklemeye ve
karşılaştırmaya, doğru sonuçlar çıkarmaya elverişli olmayan biçimde, 5 İngiliz, 7 Amerikan, 16 Alman (ucuza sağlanmış olmalı ki)
338 Kızılderili, 85 zenci kafatası vardı. Üstelik o tarihlerde nasıl ayırdedileceği bilinmediğinden, kadın erkek kafatası ayrımı da
yapmamıştı. En yüksek üç kategoriyi oluşturan kafataslarının tümü suçlu bulunup asılan Beyazlara aitti. Buradan korelasyon
yoluyla "beyni büyük olanların cinayete eğilimli olacakları" sonucuna varılabilecekken. Morton, "cani olmayan Beyazların
kafataslarını sağlayabilseydim, daha da büyük olduklarını görürdünüz" sözleriyle açığa vurduğu bir sonuca ulaşmıştı.117
Fransa'da Gratiolet, 1856 yılında, zencilerin bıngıldaklarının erkenden katılaştığını, cronal suture'lerinin (kafatası eklem
dikişlerinin) erken yaşta kapandığını ileri sürdü. Böylece, on üç on dört yaşına kadar Beyaz çocukları kadar zeki olan zencinin
beyni, dar kafatası içinde tutuklanıp gelişme olanağı bulamıyordu; sonuçta zencilerin kafaları, düşünceleri, on dört yaşındaki bir
çocuğunkini aşamıyordu. Gratiolet'nin bu kuramı. Birleşik Devletler'in güney federe devletlerinde, "nasıl olsa kavrayacak
kapasitesi yok" diye eğitimi zencilere açma görüşlerine karşı çıkan kimselere, bu yoldaki savlarını "bilimsel" kanıtlarla destekleme
olanağı sağladı. Gerçekten zencilerin eğitilmesine karşı olanların, "onları kapasitelerinin üzerinde böyle bir işe zorlarsak, altından
kalkamayıp, kafaca ve bedence çökerler" diye zencileri esirgediklerini görüyoruz.118
Gene Fransa'da, Paul Broca, 1875'de kafatası ölçmelerine "bilimsel" bir biçim vererek "Kraniyometri"nin kurucusu oluyordu.
Kraniyoloji onun açtığı bu kantitatif yolda gelişmesini sürdürdü. Broca, kolleksiyonundaki 2000 kafatasını 60 gruba ayırarak
yaptığı çalışmalarında, kafatası üzerinde ölçülecek, aralarındaki orantılar bulunup formüllere dökülerek endekslere varılacak 69
anatomik nokta belirledi. Ne var ki, bu karmaşık ölçmelerde aynı kafatasını ölçüp aynı endeksi bulan iki antropolog bile
bulamadığından, hiç bir sonuca varamadı.119
Almanya'da Peter Camper, ırkların, yüz açılarına göre, hiyerarşik bir sınıflandırılmasının yapılabileceğini ileri sürdü. Geliştirdiği
özel ölçmelerle çıkan yüz açısına göre, yüzün ileriye doğru "fırlaklık" derecesini buluyordu, ölçüt olarak Yunan heykelleriyle
zenci kafataslarını almıştı. Yunan heykellerinin yüz açısı 100 idi, zencilerin yüz açısı ortalaması 70 tutuyordu. Dolayısıyla
zencilerin yüzlerinin fırlaklık derecesi, 80 derece olan Avrupalılar ile 58 derece olan maymunlar arasında bir yerde bulunuyordu.
Blumenbach, Camper'in endeksini, ırkları farklı kökenli göstermek amacıyla yaratılmış bir endeks olarak suçladı ve kendisi, başka
her bakımdan farklı Litvanyalı ve Etyopyalı iki kafatasını ölçüp yüz açılarının eşit olduğunu göstererek, yüzaçısı endeksinin,
yüzün fırlaklık derecesinin, hiç bir şey göstermediğini gösterdi. Gene de Kraniyoloji biliminin hızını kesemedi. Kraniyoloji
Amerika'da, hayvanların çene-burun uzantısı (snout) ile zencilerinki arasındaki koşutluğun gösterileceği noktalara dek
geliştirildi.120
1900 yılında bir antropolog, tek bir kafatasının 5 bin ölçüsünü alarak, Kraniyolojinin önündeki gelişme ufkunun genişliğinin
derecesi hakkında bir fikir vermiş oldu. öte yanda daha hangi ırkların kafataslarının dolikosefal, hangilerinin brakisefal olduğu
noktasında bir sonuca ve görüş birliğine vanlamadığı için, Kraniyoloji kurulduğundan beri bir adım bile ileri gidebilmiş değildi.
Gerçekten antropologlar "sefallik" ile ırklar arasında kesin bir bağlantı kuramamışlardı; Brakisefal Moğolların bir kolu olduğu
kabul edilen Eskimolar dolikosefal ya da mezosefaldiler, zenci ırk ise, içinde tüm kafa biçimlerini barındırıyordu. Sonunda Alman
antropolog Rudolph Virchow, kafa tasından ırkın saptanması olanağının bulunmadığını söyledi.121
Bu tür ağır yenilgilere uğramış olmalarına karşın ırk önyargılı bilim adamlarının yılmadıklannı, kafatasının dışını ölçmeyi
bırakarak içini ölçmeye başladıklarını, "nöronomi" denilebilecek bir alana kayarak, beynin ağırlığı, biçimi ve yapısıyla ilgilenmeyi
başlattıklarını görüyoruz, örneğin John Hopkins Üniversitesi anatomi profesörü Robert Bennett Bean, incelediği 150 beyaz 150
zenci beynini karşılaştırıp, zencilerin beyin ön loblarının arka loblanna oranının, Beyazlannkinden daha küçük olduğu bulgusuna
dayanarak, zencilerle beyazlar arasında önemli ırksal farklılıklar bulunduğunu, zencilerin, görme, koklama, elle yapma, şarkı
söyleme gibi bazı pek önemli olmayan alanlarda (bu eylemlerin yönetildiği merkez olduğunu düşündüğü arka beyin loblarının
iriliğinden dolayı) Beyazlardan üstün olmalarına karşılık; irade gücü, ahlâk, estetik derinlik ve akıl gibi bazı yeteneklerinin (ön
loblarının küçüklüğüne koşut olarak) Beyazlardan geri olduğunu ileri sürdü. Ünlü bilim tarihçisi John Fiske ise, beynin
karmaşıklığının ölçüsünün, büyüklüğü değil, kıvrımlarının çokluğu ve kıvrım çukurlarının derinliği olduğunu söyledi. Bebeğin
bozmaddesi maymununki kadar düz, Avrupalı çiftçininki belirgin kıvrımlı, bilginin beyni derin ve çok kıvrımlıdır dediyse de,
yapılan ölçmeler bu ölçütü de gözden düşürdü.122 Böyle bir ölçüt sunmanın temelinde zenci beyninin maymunlannkine yakın
biçimde düz olduğu önyargısı yatıyordu.
Irkçı önyargıların at oynattıkları öteki iki bilgi dalı fizyonomi ve frenoloji idi. Aristoteles. insanlann fizik görünüşleri
(fizyonomileri) ile karakterleri arasında bağlatılar kurmaya çalışan denemeleriyle, fizyonominin kurucusu olmuştu. Ortaçağda
oldukça yaygın olan ve kimbilir kaç suçsuzun "cani fizyonomili" görülerek canından edilmesine yol açan bu bilgi dalı, 1743
yılında İngiltere'de yasaklandı. Ama Kıta Avrupası'nda, Johann Kasper Lavanter'in 1775-1778 yılları arasında yazdığı yazılarla,
yeniden canlandırılınca, hızla kitlelere yayıldı. Lavanter, iyi resimlendirilmiş, ilgi çekici kitabında, yüz ve kafatası gravürleriyle,
okuyucularına karakter çözümlemesi (karakter tahlili) yöntemlerini öğretiyordu.123
Öyle görünüyor ki. Fizyonomi ile Kraniyolojinin kafalardaki evliliğinden, Frenoloji (Phrenology) adı verilecek yeni bir "bilim"
doğdu. Alman doktor Franz Joseph Gali, öğrenciliğinde, fizyonomiye, özellikle de kafatası ile karakter arasındaki ilişkiye kafasını
takmıştı. 1800 yılı dolaylarında, kafatasının 37 özelliğinin incelenerek, bir kimsenin karakteri hakkında "sahiplenici", "kavgacı",


 

Hacı Bektaş Veli, Osmanlı İmparatorluğunda XIV. yüzyıldan itibaren, sosyal ve siyasi bakımdan büyük etkinliği olan, II. Mahmut tarafından Yeniçeri Ocağı ile birlikte kapatılan, Abdülaziz zamanında tekrar canlanan ve 25 Kasım 1925 tarihinde Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına kadar devam eden Bektaşi tarikatının piridir. Hacı Bektaş Veli'nin harcını kardığı Alevi-Bektaşi anlayışı, Anadolu’nun yanı sıra Balkanlar, Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Bosna, Kosova, Makedonya, Gül Baba türbesinin bulunduğu Macaristan'ın Budapeşte şehrinden Azerbaycan'a kadar bir çok yerde kabul görmüş ve benimsenmiştir.

Hacı Bektaş Veli'nin düşünce ve öğretisinin yayılması, ölümünden çok daha sonra, 14.yüzyıl başlarında kurulan tarikatının, 16.yüzyıl başlarında etkinlik kazanması ile olmuştur. Hacı Bektaş Veli, hakkında anlatılan söylencelerle, tarihsel gerçekliklerden kopuk olarak yaşatılmıştır. Kendi döneminde tanınmaktadır ve Mevlana, Baba İlyas, Ahi Evren’le çağdaştır. Kaynaklar bu dönemin ünlülerinin ilişkilerini mistik bir dille anlatırlar. Döneme ait bilgiler aktaran Aşıkpaşazade, Eflâki, Elvan Çelebi, Vasiti gibi yazarlar, Hacı Bektaş’a ait bilgilere yer vermişlerdir. Ölümünden sonraki yıllarda, hakkında “Vilayetname” düzenlenir. Adına tarikat kurulur. Mevlevi inançlı Eflâki’nin, Hacı Bektaş Veli’yi kendi tarikat önderleriyle kıyaslayarak, küçük düşürücü öyküler anlatması, dönemin mezhep ve tarikat bağnazlığından kaynaklanmaktadır. Alevi - Bektaşilik’le ilgili belge ve kaynakların yokedildiği de, tarihsel bir gerçektir. Bu durum da, Hacı Bektaş Veli’ye ilişkin, sağlıklı bilgilere ulaşmamıza engel olmuştur.

Hacı Bektaş Veli'nin doğumu, ölümü, kim tarafından eğitildiği, Anadolu'ya tam olarak hangi tarihte geldiğine dair kesin bilgiler bulunmamaktadır. Hakkında bilgi veren en eski kaynaklardan biri olan Vilayetname’de, Hacı Bektaş Veli, Hz. Ali’nin soyundan yedinci İmam Musa Kazım nesline bağlanarak, soy seceresi hakkında şu bilgi verilmektedir. “Hacı Bektaş Veli, Seyyid Muhammed İbrâhim-î Sânî, Seyid Mûsa’î-Sânî, İbrâhim Mükerrem el-Mücâb, İmam Mûsâ Kâzım." Ancak bu silsilenin doğruluk derecesi de tartışma konusu olmuştur. Hz. Ali ile Hacı Bektaş Veli arasındaki şahısların azlığı nedeniyle, silsilede noksanlık veya kopukluklar olabileceği ileri sürülmüştür.

Hoca Ahmet Yesevi tarafından yetiştirilip Anadolu’ya gönderildiği iddialarına karşılık, yaşadıkları dönem göz önünde bulundurulduğunda, 1166’da ölen Ahmet Yesevi ile 1209-1271’de yaşayan Hacı Bektaş Veli'nin aynı zaman diliminde yaşamadıkları açıktır. Yaygın olan kanaate göre, Lokman Perende’nin himayesinde ve Yesevilik öğretisinin etkin olduğu bir ortamda yetişmiştir. Vilayetname’de, Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya gelişi şöyle aktarılmaktadır. “Kürdistan’da bir kavmin içinde bir zaman eğleşir.(……) O kavmi kendisine bağlar.(……) Rum ülkesine yürür. Elbistan’da Ashâb- ı Kehf mağarasına uğrar. Orada erbain çıkarır. Kayseri’ye doğru yola çıkar.(……) Rum ülkesine Zülkadirli ilinde Bozok’tan girer. Sulucakarahöyük’e iner”. Horasan ve Erdebil’de aldığı tekke eğitimi, Anadolu'ya geliş yolu ve Anadolu'da bulunduğu yerler dikkate alındığında, Hacı Bektaş Veli, Yesevilik, Melamilik, Batınilik, İsmaililik, Ahilik, Babailik, Mevlevilik, Kalenderilik gibi dönemin inanç ve anlayışlarını, yakından tanıyor ve biliyor olmalıdır.


Baba İlyas'ın torununun oğlu Elvan Çelebi (Ölümü:1359) tarafından yazılan ve Baba İlyas'ın söylencelere dayalı yaşam öyküsünün anlatıldığı Menâkıbu'l-Kudsiyye fî Menâsıbı'l-Ünsiyye'de, Hacı Bektaş Veli, Baba İlyas'ın halifeleri arasında sayılmaktadır. Aynı eserde, 'Baba Resûl' ile Baba İshak'ın değil Baba İlyas'ın anlatıldığı görülmektedir.

Eflâkî'nin 718(1318)-754(1353) yılları arasında yazdığı, Menâkıbu'l-Ârîfin adlı kitabı da, Hacı Bektaş Veli'nin, Rum beldesinde ayaklanmaya sebep olan Baba Resûl'ün halîfe-i has'ı (gözde müridi) olduğunu ifade ederek, bu bilgiyi doğrulamaktadır. Eflâki, Hacı Bektaş Veli'nin "ârif ve yakîn'e" ermiş olduğunu, fakat İslam'ın kurallarına uymadığını belirtmektedir. Eflâkî, Hacı Bektaş adını üç yerde kullanmakta ve büyük atası Baba İlyas'ın altmış halifesi arasında saymaktadır.. Baba İlyas'ın altmış halifesi arasında, Osman Gazi'nin kayınpederi Ede Bâlî'nin de olduğunu, Eflâkî'den öğrenmekteyiz.

Ta
rihçi Âşıkpaşazâde'nin (Ölümü:1481) 1478'de yazdığı Vekayinâmesinden, Hacı Bektaş Veli'nin kardeşi Menteş ile Horasan'dan gelerek, 1240 yılındaki Babai ayaklanmasının öncüsü Baba İlyas'ın yanında yerlerini aldıklarını öğreniyoruz. Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelmesini beyan edeyim” diye başlayan Âşıkpaşazâde'nin anlatımı şöyle: “Bu Hacı Bektaş Horasan’dan kalktı. Bir kardeşi vardı, Menteş derlerdi. Birlikte kalktılar. Anadoluya gelmeye heves ettiler.. O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Meğer onu görmek isteğiyle gelmişler. Onun dahi hikayesi çoktur. Hacı Bektaş kardeşiyle Sivas’a, Sivas’tan Baba İlyas’a geldiler. Oradan Kırşehir’e, Kırşehir’den Kayseriye geldiler.. Hacı Bektaş kardeşini Kayseri’den gönderdi. Vardı Sivas’a çıktı. Oraya varınca eceli yetişti onu şehit ettiler..”

Baba İlyas'ın örgütlediği, Baba İshak'ın yönettiği 1240'daki Babai ayaklanmasında Sivas'da öldüğü anlaşılan Menteş ile kardeşi Hacı Bektaş Veli'nin yollarının, ayaklanmadan önce ayrıldığı; Hacı Bektaş Veli'nin Babailerin kırımı ile sonuçlanan, Malya Ovası'ndaki savaşa katılmadığı ve Sulucakarahöyük'e (Hacıbektaş'a) geldiği anlaşılmaktadır.

Aşıkpaşazade'ye göre, Hacı Bektaş Veli kendinden geçmiş bir meczub idi. Tarikatı ve müridleri yoktu. Hacı Bektaş Veli'nin; Aşıkpaşazade'nin Hatun Ana dediği (Vilayetnamede Kutlu Melek - Fatma Ana - Kadıncık Ana isimleri ile anılan), manevi bir kızı olduğunu; tasavvuf öğretisini ve kerametlerini ona emanet ettiğini; Hatun Ana'nın da bunları Abdal Musa'ya aktardığını, Aşıkpaşazade'den öğreniyoruz. Bu bilgiyi, Abdal Musa Vilayetnamesi de doğrulamaktadır. Bu bilgiler, o çağdaki "kadının", erkek müridi olacak kadar, yüksek bir statüye sahip olduğunu göstermektedir. Vilayetname'deki anlatımlar da, İslami dönemdeki kısıtlamalardan önce, kadının sosyal yaşamda etkin bir yerde olduğunu ortaya koymaktadır. Meclislerde erkeklerin yanında yer almakta ve yabancı konuklara hoş geldin diyebilmektedirler.

Vilayetname'de, Hacı Bektaş Veli'nin Osman Gazi'ye kılıç kuşatıp Elif Tac giydirdiği yazılı ise de, Aşıkpaşazade bu konuda açık ve kesin bir bilgi vererek, Hacı Bektaş Veli’nin Osmanlı Hanedanından kimse ile görüşmediğini açıkca ifade etmektedir. Aşıkpaşazade, Eflâkî ve Elvan Çelebi'nin anlatımları ile Hacı Bektaş Veli Türbesinden gelen ve Ankara Kütüphanesinde korunan, Ciritli Derviş Ali (Resmî Ali Baba) tarafından 1176(1765)'da kopya edilmiş Vilayetnamede, Hacı Bektaş Veli'nin 606(1209/1210)'da doğduğu, 63 yıl yaşayarak 669(1270/1271)'de öldüğüne dair verilen bilgi örtüşmektedir. 1281'de, 23 yaşındayken Kayı Boyu'nun yönetimini üstlenen Osman Gazi'ye, Hacı Bektaş Veli'nin kılıç kuşatıp Elif Tac giydirmesinin, Hacı Bektaş Veli ile ilişkilendirilen Yeniçeri Ocağının kurulmasından sonra, Vilayetname'ye eklenmiş olabileceğini düşündürtmektedir.

Hacı Bektaş Veli’nin çocuklarının olup olmadığı, Alevi ve Bektaşiler arasında ihtilaf konusu olmuştur. Ortaya atılan farklı iki iddia vardır. Çelebiler, Hacı Bektaş Veli’nin Fatma Nuriye veya Kadıncık Ana (Kutlu Melek)'dan Seyyid Ali Sultan (Timurtaş) adlı bir çocuğun dünyaya geldiğini, kendilerinin de bu soydan olduklarını iddia etmektedirler. Babağan (Babalar) kolu ise, Hacı Bektaş Veli’nin mücerret kaldığını, dünyadan da mücerret olarak göçtüğünü iddia etmektedirler. Bu grup mensuplarına göre, bugün Hacı Bektaş Veli’nin evladı olarak bilinenler, Pir’in Kadıncık Ana’dan gelen nefes (yol) evladlarıdır.

Hayatının büyük bir kısmını Sulucakarahöyük’te (Hacıbektaş) geçiren Hacı Bektaş Veli, ömrünü de burada tamamlamıştır. Mezarı, Nevşehir İli’ne bağlı Hacıbektaş İlçesi’nde bulunmaktadır.


Hacıbektaş WEB'de YER ALAN, HACI BEKTAŞ VELİ İLE İLGİLİ METİNLERİN HAZIRLANMASINDA AŞAĞIDAKİ ESERLERDEN FAYDALANILMIŞTIR:
*Alevilik Bektaşilik Nedir? Bedri Noyan, 2.Baskı, Ankara 1987
*Hacı Bektaş- Efsaneden Gerçeğe. İrene Melikoff, 2.Baskı, Haziran 1999
*Hacı Bektaş Veli’nin Yaşadığı Tarihsel Ortam, Baki Öz

Osho’nun, ölümü de içeren yaşama bakış açısını anlatan kitabının adı. kitapta osho, yaşamı anlayabilmek yalnızca varolmak değil, gerçekten yaşayabilmek için, kişinin ölümü tanıması gerektiğine işaret ediyor. kişinin ölümden korkmaması ya da ona karşı zafer kazanma yollarını aramaması gerektiğini, yalnızca onu bilmesi gerektiğini, bu bilmenin kendi içinde ölümün gerçek anlamını açığa çıkaracağını söylüyor. osho şuna dikkat çekiyor; her an ölebileceğimize göre ölüm her zaman burada ve şu andadır. yaşam ve ölüm ayrı değildir. bu yüzden osho, ölümü anlamanın bir yolunun da egonun yaşamın merkezi olmadığını, asıl merkezin bilinç olduğunu anlatır ve meditasyonun kişiyi ölüme hazırladığını, ölmeden önce ölümü tanımamızı sağladığını vurgular. benzeri bir görüş islam tasavvufunda da vardır. salik, seyri sülukunu tamamladığında ‘ben’den kurtulur ve bir ile bir olur. kitaba ismini veren bu cümleyi peygamberimizin de söylediği bilinmektedir. ayrıca başlıkta ‘ölünüz’ kelimesinin ‘olunuz’ olarak okunması da manidardır.

Meditasyonda nefes alır, sevgide nefes verirsin. Sevgi ve meditasyon bir aradayken nefesin bütündür, eksiksizdir, tamdır.

“Ben senin dansa dönüşmeni istiyorum; senin erişilmemiş olan yüksekliklere kadar çikabilmeni istiyorum.”

Sevgi korkusuzluğun ifadesidir. Sevdiğin zaman korku kaybolur, sevdiğin zaman korku yoktur. Birini seversen korku kaybolur; ne kadar çok seversen korku o kadar kaybolur. Bütünüyle seversen korku mutlak şekilde yoktur. Korku sadece sen sevmediğinde ortaya çıkar. Korku sevginin yokluğudur, kanun sevginin yokluğudur.

“Sevgi korunmasızdır, kanun ise savunmaya yönelik bir düzenlemedir. Birisini sevdiğinde yasadan bahsetmezsin. Sevdiğinde yasa kaybolur çünkü sevgi nihai yasadır. Onun başka hiçbir kanuna ihtiyacı yoktur, o kendi başına yeterlidir ve sevgi seni koruduğunda başka hiçbir korunmaya ihtiyaç duymazsın. Yasal olma, aksi taktirde hayattaki tüm güzel şeyleri ıskalayacaksın.”

“Kendini kabul et ve kendini sev. şayet kendini sevmezsen nasıl başka bir varlığı seveceksin?

“Ben sana öz-sevgiyi öğretiyorum”

OSHO

mağaralara yerleşebilirsin, fakat diğer mağaralarda başka azizler varsa, rekabet yine olacaktır

”ne olacagin hakkinda bir fikrin olmadan dünyada yasa. bir kazanan mi yoksa kaybeden mi olmanin hiçbir önemi yok. ölüm her seyi senden alir. kazanman ya da kaybetmen maddesel bir sey degildir. önemli olan tek sey oyunu nasil oynadigindir. hosuna gitti mi? oyunun kendisi? o zaman her an bir cosku anidir.” şeklinde özetlenecek bir hayat felsefesi vardır. rahat ol yani, kasma.

sonuncu olmaya çalışırsanız sonuncu değilsinizdir, bunu unutmayın.”

“sufizm spekülasyonlarda bulunmaz. oldukça gerçekçi, pragmatik ve pratiktir”

“sufizm bir metafizik değil, mecazdır. ‘ay’ı işaret eden parmaktır. parmağı analiz ederek ‘ay’ı anlayamazsınız, ama içtenlikle o yöne bakarsanız, ‘ay’ı görürsünüz. “

“entelekte karşı olmak da entelektüel bir davranıştır.”

“varoluş hakkında düşünen kişi biraz muhaliftir çünkü varoluşu bir sorun sanır – sanki varoluş ona meydan okuyordur ve o da buna karşılık veriyordur, sırrı çözmelidir, gizemi yok etmelidir. savaşır.”

“sufizm der ki gerçek varken ne diye kelimelerle uğraşayım? suyu içmek varken ne diye suyla ilgili teorilere kafa patlatayım? güneşe çıkıp güneş ışınlarıyla dans etmek varken ne diye teorilerle boğuşayım? otantik bir şey yaşamamak niye”

“aslında sıradan zihinler sıradışı olmayı ister; sıradışı zihinler ise sıradanlığın içinde rahat eder.”

“düşünmeye gerek yok. yaşayın onu! gerçeği yalnızca yaşayarak bilebilirsiniz

zevk pesinde kosmakla fazlasiyla sarmalandiginda sevemezsin, cunku zevk pesinde kosan kimse digerini bir arac olarak kullanir. ve bir kimseyi bir arac olarak kullanmak mumkun olan en ahlak disi eylemlerden birisidir.
cunku her varligin ta kendisi amactir…

herhangi bir korkuyu bırakmanın tek yolu korktuğun şeyin ta içine girmektir.

Nietzche Hakkında:

dahiler yanlış anlaşılır:

dahilerin kaderi yanlış anlaşılmaktır. bir dahi yanlış anlaşılmıyorsa aslında dahi filan değildir. kişi kitleler tarafından anlaşılabiliyorsa o zaman sıradan zekanın düzeyinde konuşuyor demektir.

friedrich nietzche yanlış anlaşılıyordu ve bu yanlış anlaşılma korkunç bir felakete neden oldu. ama belki de bu kaçınılmaz bir şeydi. nietzche gibi bir adamı anlayabilmek için onunla aynı veya daha yüksek bilinç düzeyinde olman gerekir.

adolf hitler öylesine geri zekalı bir insandı ki nietzche’nin anlamını kavramış olabilmesi olanaksız.; ama onun felsefesinin mesihliğine soyundu. ve o geri zekasının doğrultusunda yorumlar yaptı, yorum yapmakla da kalmayıp bunları eyleme döktü ve bunun sonucunda ikinci dünya savaşı patlak verdi.

nietzche güç isteminden söz ederken bunun hakim olma isteğiyle hiç ilgisi yoktur.

ama nazilerin ona yüklediği anlam budur.

güç istemi, hükmetme isteğiyle taban tabana zıttır. hükmetme isteği aşağılık kompleksinden ileri gelir. kişi kendine, onlardan aşağı değil üstün olduğunu kanıtlayabilmek için diğerlerine hükmetmek ister. ama bunu kanıtlaması gereklidir. kanıt olmazsa onarlın altında kalacağını bilir; bu yüzden bunu saklayacak birçok kanıta ihtiyacı vardır.

gerçekten üstün olan kişinin kanıta ihtiyacı yoktur, o zaten üstündür. bir gül güzelliğiyle ilgili bir tartışmaya girer mi? dolunay ihtişamını kanıtlamakla uğraşır mı? üstün insan bunu zaten bilir, hiçbir kanıta ihtiyacı yoktur; bu yüzden hükmetme isteği de duymaz. kesinlikle bir güç isteğine sahiptir ama burada çok ince bir ayırım yapmak gerekir. güce istek duyması demek kendini bütünüyle ifade edecek olgunluğa erişmek istemesi demektir.

bunun başka kimseyle alakası yoktur, yalnızca bireyin kendisiyle alakalıdır. o çiçek açmak, potansiyelinde gizli olan tüm çiçekleri açığa çıkarmak, gökyüzünde ulaşabileceği kadar yukarıya uzanmak ister. burada kıyas bile söz konusu değildir, başkalarından daha yukarıya çıkmak istemez- yalnızca kendi potansiyeline erişmek ister.

güç istemi mutlak surette bireyseldir. gökyüzünün en yukarılarında dans etmek, yıldızlarla konuşmak ister ama kimseye üstünlüğünü kanıtlamak gibi bir derdi yoktur. rekabetçi değildir, kıyaslayıcı değildir.

adolf hitler ve takipçileri, naziler, dünyaya çok büyük bir zarar verdiler çünkü nietzche’nin doğru şekilde anlaşılmasının önüne geçtiler. ve bu yalnızca tek bir şey için değil, diğer kavramlar için de geçerliydi; tümüyle yanlış anladılar.

bu daha önce hiçbir mistiğin veya şair içine düşmemiş olduğu kadar üzücü bir yazgı. isa’nın çarmıha gerilmesi ve sokrates’in zehirlenmesi bile nietzche’nin yazgısı kadar kötü değil: o öyle büyük bir ölçekte yanlış anlaşıldı ki, hitler onun ve felsefesinin adına sekiz milyon kişiyi öldürdü. bu biraz zaman alacak. adolf hitler ve naziler ve ikinci dünya savaşı unutulduktan sonra nietzche’nin gerçeği su yüzüne çıkacak. o geri gelecek.

daha geçen gün japon sannyasinlerimden biri bana kitaplarımın kendi dilinde en çok satanlar arasına girdiğini ve hemen yanlarında da nietzche’nin kitaplarının yer aldığı haberini verdi. birkaç gün önce de aynı haber kore’den gelmişti. belki de insanlar bizim kitaplarımız arasında benzer bir şeyler buluyor.

ama nietzche’nin yeni baştan yorumlanması gerek ki naziler tarafından onun güzel felsefesinin üzerine yüklenmiş onca saçmalık bir kenara atılabilsin. onun arındırılmaya, vaftiz edilmeye ihtiyacı var.

küçük sammy dedesine ünlü bilim adamı albert einstein’dan ve onun görecelilik kuramından söz ediyordu.

“peki” dedi dedesi. “bu kuram ne anlatıyormuş?”

“öğretmenimizin dediğine göre bunu tüm dünyada yalnızca birkaç kişi anlayabiliyormuş.”dedi sammy. “ ama yine de bize nasıl bir şey olduğunu anlattı. görecelilik şöyle: bir adam güzel bir kızın yanına oturduğunda bir saat bir dakika gibi geliyor ama bir dakikalığına kızgın ateşin üzerine oturunca bu bir saat gibi geliyor ve buna görecelilik kuramı deniyor.”

dede sessizce başını sallayıp yavaşça, “sammy” diye sordu, “senin einstein bununla mı geçiniyor?”

insanlar bir şeyi kendi bilinç düzeylerince anlayabilirler.

nietzche’nin nazilerin eline düşmüş olması yalnızca bir rastlantıydı. onlara savaşmak için bir felsefe gerekiyordu ve nietzche savaşçının güzelliğini taktir eder. uğrunda savaşılacak bir düşünceye ihtiyaçları vardı ve nietzche onlara iyi bir neden verdi- üstün insan için savaşmak .

tabi hemen üstün insan fikrine sahip çıktılar. nordik alman aryanları nietzche’nin yeni insan ırkı- üstün insanı olacaktı. dünyaya hükmetmek istiyorlardı ve nietzche buna çok yardımcı oluyordu çünkü insanın en temel özleminin güç istemi olduğunu söylüyordu. onlar bunu hükmetme istemiyle değiştirdiler.

şimdi tam bir felsefeleri olmuştu: nordik alman aryanları üstün bir ırktı çünkü onlar üstün insanı yaratacaklardı. güç istemine sahiptiler ve tüm dünyaya hükmedeceklerdi. daha alt seviyelerdeki insanlara hükmetmek onların kaderiydi. bariz bir matematik söz konusuydu, üstün olan daha alt seviyede olanı yönetmeliydi.

bu güzelim kavramlar…nietzche onların böylesine tehlikeli olabileceğini ve tüm insanlığın üzerine bir kabus gibi çökebileceğini asla hayal bile edemezdi. ama yanlış anlaşılmanın önüne geçemezsin, elinden hiçbir şey gelmez.

viski, puro ve ucuz losyon kokan bir sarhoş sallanarak otobüse bindi ve bir katolik rahibinin yanına oturdu.

kendisinden rahatsız olmuş olan rahibe bakan sarhoş, “hey peder, sana bir sorum var.” dedi. “arterite ne sebep olur?”

rahip soğuk ve ters bir şekilde, “ahlaksız yaşam tarzı, fazla içki, sigara ve hafif kadınalrla düşüp kalkmak” diye yanıt verdi.

“vay canına!” dedi sarhoş.

bir süre yola sessizlik içinde devam ettiler. rahip kendini suçlu hissetmeye başladı. bariz şekilde hıristiyan merhametine ihtiyacı olan birine soğuk davranmıştı. sarhoşa dönüp, “üzgünüm oğlum” dedi. “sert çıkmak istemezdim. ne kadar zamandır bu arterit belasından muzdaripsin?”

“ben mi?” dedi sarhoş. “ben de arteritten muzdarip filan değilim de gazetede okuduğuma göre papa öyleymiş!”

elden ne gelir? bir şey bir kez ağzından çıktıktan sonra karşındakinin onu nasıl alacağı tamamen ona kalmış.

ama nietzche öylesine önemli ki nazilerin onun düşüncelerine bulaştırdığı tüm bu pislikten arındırılması gerekiyor. tuhaf olan yalnızca nazilerin değil, dünyadaki diğer filozofların da onu yanlış anlamış olmaları. belki de o öylesine büyük bir dahiydi ki sözde büyük adamlar bile onu anlayamıyorlardı.

o düşünce dünyasına sayısız yeni görüş kazandırıyordu ve ki tek bir görüş bile onu dünyanın en büyük filozoflarının arasına sokabilirdi- oysa onun düzinelerce görüşü vardır ve hepsi de insanlığın daha önce hiç aklına gelmemiş olan, mutlak derecede özgün görüşlerdir. doğru anlaşılmış olsaydı, nietzche şüphesiz, o üstün insanın oluşması için gereken havayı ve toprağı sağlayabilirdi. o insanlığın dönüşüme uğramasına yardımcı olabilir.

ona karşı müthiş bir saygı ve yanlış anlaşıldığı için de üzüntü duyuyorum- ki yanlış anlaşılmakla da kalmayıp tımarhaneye tıkılmıştır. doktorlar onu deli olduğuna kanaat getirmişti. onun görüşleri sıradan zihnin öylesine uzağındaydı ki sıradan insan onun deli olduğunu kabul etmekten mutluluk duyuyordu: “o deli değilse biz çok vasatız.” o deli olmalı, tımarhaneye tıkılmalıydı.

benim hissime göre o hiçbir zaman delirmedi. yalnzıca kendi zamanının fazla ilerisindeydi, fazla içten ve doğrucuydu. siyasetçilere, rahiplere ve cüce zihinlilere aldırmadan ne yaşadıysa tam olarak onu aktardı. ama bu cüceler öyle kalabalık ve o öylesine tek başınaydı ki onun deli olmadığını duyamadılar. delirmediğinin kanıtı da tımarhanede yazdığı son kitabıdır.

ama onun deli olmadığını söyleyen ilk adam benim. öyle görünüyor ki bu dünya öylesine kurnaz ve politik zihniyetli ki insanlar sadece kendilerine şöhret kazandıracak, kalabalıktan alkış alacak olan şeyleri söylüyorlar. senin o büyük düşünürleriniz bile o kadar büyük değil.

onun tımarhanede yazdığı kitap en iyi kitabıdır ve kesin bir delildir çünkü deli bir adam onu yazamazdı. son kitabı güç istemi’dir. onun basıldığını göremedi çünkü kimse deli bir adamın kitabını basmak istemedi. birçok yayıncının kapısını çaldı ama hep geri çevrildi-ve şimdi herkes bunun yazdığı en iyi kitap olduğu konusunda hemfikir. ölümünden sonra kız kardeşi bu kitabı bastırabilmek için evini ve bazı başka şeyleri sattı çünkü bu onun son arzusuydu, ama kitabın basıldığını göremedi.

o mu deliydi yoksa biz mi delirmiş bir dünyada yaşıyoruz? deli bir adam güç istemi gibi bir kitap yazabiliyorsa o zaman deli olmak nükleer silahları üst üste yığmakta olan amerikan başkanı gibi akıllı olmaktan daha iyidir.

bu adama aklı başında, friedrich nietzche’ye de deli mi diyorsunuz?

 

Osho