"Ne Olursan Ol " Albümü

Grup Arasında (Hungary) 1996 yılında Budapeştede Nyitrai Peter ve Hannah Berger öncülüğünde Macar müzisyenler tarafından kuruldu. Özelikle Türk halk müziği ile ilgilenen grup, eski yada popüler halk türkülerini Türkçe olarak, şan tekniği ile geleneksel söyleme tarzına uygun olarak doğaçlamaya da yer vererek icra ediyor.

 

Grubun türküleri okunma konusunda gösterdikleri performans, özgünlük, saz-bağlama hakimiyetleri ve Balint Pödör’un olağanüstü sesi ile kalbinizi ilk günden kazanmaya aday bir çalışma ortaya koyuyor.

 

Sonuçta kendini özgü ses ve müzik yapısıyla Türk halk müziği ve etno-jazz karışımı başarılı bir sonuç çıkıyor ortaya.

Grubun 2002’de çıkan “Aşkın Şarabı” – “The wine of love”  yakında sitemizde dinleme şansınız olacaktır.

 

Üyeler:

 

Hannah Berger :  voice, saz, bendir Hannah Berger: ses,saz,bendir.

Csaba Gyulai:  derbouka, gadoulka, violin,davul.

Gabor Gyarmati:  gitar, carcabet, Gabor Gyarmati: gitar,carcabet.

Balin Pödör: derbouka, riq, daf, percussion, vocal.

Zoltan Farkaş: bass guitar, Zoltan Farkaş: bas gitar.

Endre Juhasz: oboe ( boynuz)

Peter Nyitrai: saz bağlama, ud, Macarca kopuz,zurna,akordeon, zummara.

Hırsızların Piri, Soyguncunun biri

Panayır cambazı Morris Süleyman

Lafların ebesi, Yalancıların dili

Yobazların yobazı Morris Süleyman.

 

Zamcıların başı, zammın miladı

Çatışmaların mimarı, solun celladı

Oluk oluk kanla memleketi suladı

Doymazın doymazı Morris Süleyman.

 

Ormanların sansarı, dağların kurdu

Suyunu çekti zamanında bütçe kurudu

Döküldü sokağa işçi yiğitçe yürüdü

Soysuzun soysuzu Morris Süleyman.

 

Dün dündür, bugün bugündür diyen

Bu millete böylesi uygundur diyen

Politikada orospuluk yaygındır diyen

Arsızların arsızın Morris Süleyman.

 

Hacıyla Bacının nikahını kıyan

Bir asırdır aynı plagı çalan

Başka yoktur laf altında kalan

Yüzsüzlerin yüzsüzü Morris Süleyman.

 

Yürümekle sokaklar yollar aşınmaz dedi

Elin uzanmadığı yerler kaşınmaz dedi

Hırsızlığın olmadı ülkede yaşanmaz dedi

Hırsızların hırsızı Morris Süleyman.

 

Cinayetleri işletip listesini yapan

Gümrüksüz soygunla hissesini kapan

Çok sesli koroların bestesini yapan

Dansözlerin dansözü Morris Süleyman.

 

Ensesi kalındır ayının, omuzu geniş

Tıka basa yedi yinede getirir geviş

Herkese bu dünya dar bir ona geniş

Domuzların domuzu Morris Süleyman.

 

Ellisinden sonra çatacak bela bulamadım

Onun yüzünden başka sıçacak hela bulmadım

Yetmiş milyon karagözün içinden ela bulamadım

Yüzsüzlerin yüzsüzü Morris Süleyman.

 

Her tarafı yağdır gözünün altı bile torba

Öldükten sonra deyussa yapacaklar türbe

Ne yapsın Antires yanlışı gösterince ibre

Deyussların deyyusu

Morris Süleyman…

 

  http://www.antires.com/ 

 

 

Artık dayanacak halim kalmadı.Tanrım!Neler yapıyorlar bu adamlar bana!..Duymuyor,görmüyor,dinlemek istemiyorlar beni.Ne yaptım onlara?..Neden eziyet ediyor,benim gibi zavllıdan ne istiyorlar,ne verebilirim onlara?Hiç bir şeyim yok…Bittim artık,dayanamayacağım…İşkencelerinden başım ateşler içinde yanıyor,her şey dönüyor gözlerimin önünde…Yok mu beni buradan kurtaracak bir?..Bir troika;yıldırım gibi atlar koşulu troika gelsin!..Babayiğit bir arabacı süsrsün aslanlarını,şıngır şıngır ötsün çıngıraklar…Uçursunlar beni bu cehnennem dünyasından…Uzağa,çok uzağa…Hiçbir şey göremeyeceğim,duyamayacağım bir yere…İşte gökteki bulutlar kabarıp dönmeğe başladı önümde,uzaktan bir yıldız parladı.Ormanların loşluğu,ayın donuk ışığı gözümün önünde kaydıkça kayıyor…Ayaklarımın altında mavi bir sis şeridi yayıldı…Havada gerilen bir telin vınlamasını duyuyorum.Bir yanımda deniz,öbür yanımda İalya.İşte Rus köylerinin karanlık evleri belirdi.oracıkta bir karaltı halinde gördüğüm küçük ev benim evim mi yoksa?..Pencerenin önünde oturan kadın anam olmasın?..Anacığım,kurtar zavallı oğlunu!Ağrıyan başına bir damla gözyaşı akıt,ne olur!Gör ,nasıl hırpalıyorlar evladını,bağrına bas bedbaht öksüzünü.Yok onun yeri bu dünyada artık,insanlar aleminden attılar onu…Bari sen acı hasta oğluna anacığım!
Şey …Haberiniz var mı?..Cezayir Beyinin burnunun altında kocaman bir ben varmış!..

İşte gökteki bulutlar kabarıp dönmeğe başladı önümde, uzaklardan bir yıldız parladı. Ormanların loşluğu, ayın donuk ışığı gözümün önünde kaydıkça kayıyor… Ayaklarımın altında mavi bir sis şeridi yayıldı… Havada gerilen bir telin vınlamasını duyuyorum. Bir yanımda deniz, öbür yanımda İtalya. İşte Rus köylerinin karanlık evleri belirdi. Oracıkta bir karaltı halinde gördüğüm küçük ev benim evim mi yoksa?.. Pencerenin önünde oturan kadın anam olmasın?.. Anacığım, kurtar zavallı oğlunu! Ağrıyan başına bir damla gözyaşı akıt, ne olur! Gör, nasıl hırpalıyorlar evladını, bağrına bas bedbaht öksüzünü. Yok onun yeri bu dünyada artık, insanlar aleminden attılar onu… Bari sen acı hasta oğluna anacığım!

Şey … Haberiniz var mı?.. Cezayir Beyinin burnunun altında kocaman bir ben varmış!..

 

“Gogo’un 1842 yılında yazdığı  ‘ Bir Delinin Hatıra Defteri ‘ , çeşitli tiyatro toplulukları tarafından birçok kez sergilenmiş, tek perdelik, tek kişilik, seyirlik bir oyundur.

 

Palto, Burun ve Bir Delinin Hatıra Defteri adlı üç bölümden oluşan eser, tiyatro oyunu haline getirildiğinde tek bölümde toplanmış olup, yaklaşık bir saat 30 dakika sürmektedir. Genco Erdal tarafından sahnelenmiş hali, TRT ekranlarından da gösterilmiş.”

 

“Bugün önemli bir olay oldu. Hayli geç kalktım bu sabah.  Hizmetçim Mavra dışarıda fırçaladığı ayakkabılarımı getirince saati sordum. 10’u çoktan geçmiş olduğunu duyunca aceleyle kalktım,giyindim. Doğrusu bu saten sonra daireye gitmesem daha iyiydi: Şube müdürümüzün nasıl surat asacağı belli. Ne zamandır dırdır ediyor zaten: ‘ Bıktım şu senin sallapatiliğinden ! Adam olmasın sen…Kalemde sersemce mekik dokuyup kağıtları, evrakı birbirine katıyorsun. Noktadan sonra kelimelere küçük harfle başlıyorsun; kayıtta evrakın tarih numarası hak getire!.. ‘ ( Kitabın Girişinden )

 

Oyunun konusuna gelince: sıradan bir memur olan Aksentin Poprişçin bu sıradanlığın karşısından sürekli aşağılanır, alaya alınır, Ve günün birinden Poprişçin çok yüksek tabakadan bir kızın kendisini sevdiğini sanır, hayal dünyasındaki mutluluğu kızın daha soylu bir beyzadeye evlenmek üzere olmasını örenmesi ile yıkılır. Bundan sonraki hayalleri onunda tıpkı o soylu gibi bir asilzade hatta beklide bir kral olmaktır.

 

Ve günün birinde Aksentin İvaneviç Poprişçin kendini İspanya Kralı olmuş bir vaziyette akıl hastahanesinde  bulur saçları kısaltılmış bir halde gözleri yaşlı annesini yanına istemesi oyunun en gerçek anıdır belki de…


 

Uzun süreden sonra grup toplantısında konuşan Başbakan Tayyip Erdoğan, sermaye çıkarlarını savunmaktan, ülke gerçekliğiyle iyice bağını kopardığını ortaya koydu.

AKP grup toplantısında konuşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, sermaye ve emperyalizmin çıkarlarını savunmaktan, ülke halkının gerçeklerine vakit ayıramadığını ortaya koydu.

Krizin teğet geçtiği konusunda hâlâ ısrar edebilen Erdoğan, milyonlarca işsize sırtını çevirerek “banka batmadı, enflasyon yükselmedi, o zaman kriz yok” mesajı verdi.

Kara parayla krizi aşınca


“ ‘Kriz bizi teğet geçecek’ dedim aylarca bu sözüm hafife alındı, bu ifadeler üzerinden olumsuz yorumlar yapıldı” diyerek sözünün arkasında duran Erdoğan, “Türkiye’nin krizden en hızlı çıkan ülke” olduğunu da savundu. DSP-MHP-ANAP koalisyonuna atfen “21 banka batarken kim vardı” diyen Erdoğan, bu krizde banka batmamasını krizin olmadığına yönelik bir argüman olarak kullandı.

Oysa, bankaların batmamasının, kriz olmadığı anlamına gelmediği biliniyor. Bütçe ve borç yapısı gün geçtikçe bozulan Türkiye, Ortadoğu’da emperyalizme vaatleri yüzü suyu hürmetine rahatça borçlanabiliyor. Türkiye’yi “Varlık Barışı” uygulamalarıyla tanıştıran AKP hükümeti, 50 milyar TL’lik kara paranın desteğini arkasına almış durumda.

Devleti haraca bağlayan bankaların batmamasını ve Türkiye’nin rahatça borçlanmasını “kriz yok” diye sunmaya çalışan Başbakan'ın, işsizliğin yüzde 20’lere dayanmasına, ücretsiz izin uygulamalarının yaygınlaşmasına ve krizin işverenler tarafından toplu iş sözleşmesi masasında işçilerin haklarını budamak için bir "bahane" haline getirilmesine gözlerini kapadığı anlaşılıyor.

Enflasyon ve faiz düşmüş…


Başbakan’ın dünkü ve daha önceki konuşmalarında öne sürdüğü “faizi ve enflasyonu düşürdük” iddiasıysa, ülkenin ekonomik yapısı ve halkın yaşam koşulları açısından hiçbir anlam ifade etmiyor.

15 yıldır sıfır faiz ve hatta negatif enflasyonun olduğu Japonya, tüm dünyaca kriz ülkesi olarak adlandırılırken, Türkiye’nin faiz ve enflasyonda kaydettiği bir arpa boyu yol, Türkiye’yi krizden çıkarmış olmuyor. Faiz ve enflasyondaki bu “olumlu” gelişmelere rağmen, Türkiye halen dünyada en yüksek faizle borçlanan ülkeler arasında.

Enflasyon düşüyor, ama işsizlik artıyor, çalışanların ücretlerine de zam yapılmıyor. Düşen enflasyon ortamında en temel ihtiyaç kalemlerine yüzde 50’ler, 60’lar, 70’ler düzeyinde yapılan zamlar halkın belini büküyor. Faiz düşüyor; ama kimi geliri azaldığı için, kimi de hükümetin yaydığı hayallere kapılarak ev-araba sahibi olmaya kalkıştığı için, bankaların kredi oyununa gelen halk daha çok borç batağına saplanıyor.

Başbakan Ziraat Bankası’nı hatırladı, ama yanlış hatırladı

Türkiye’de tarıma öldürücü darbeyi vuran bir hükümetin başbakanı olan Erdoğan, dünkü konuşmasında çiftçiye yönelik Ziraat Bankası kredilerinden de söz etti.

Hükümetin politikası sayesinde tarımda üretilecek ürünün kalmadığı ülkemizde, Ziraat Bankası tarımı destek için değil, Ortadoğu’da iş yapan müteahhit takımını desteklemek için kredi sunuyor. Müteahhitler Birliği Başkanı Erdal Eren tarafından önceki gün “Başbakan’a teşekkür” mahiyetindeki bir konuşmada değinilen bu durum, Başbakan’ın Ziraat Bankası’nın çiftçiye destek verdiği iddiasını iki kez düşünmesi gerektiğini gösteriyor.

Mazota zam yapılırken, en yüksek zammın çiftçinin kullandığı mazota yapılması da, hükümetin “samimiyetini” gösteren bir başka durum olarak öne çıkıyor.

“Emeğe saygılı” hükümet


Başbakan konuşmasında, muhalefet partilerinin direnişteki TEKEL işçilerine yönelik tutumunu da eleştirerek, “madem emeğe saygılıydınız, 1 Mayıs’ı siz tatil etseydiniz” dedi.

AKP döneminde en büyük saldırılara uğrayan işçi sınıfı, hükümet tarafından çıkarılan İş Yasası ile birçok hakkını kaybetti. AKP döneminde en büyük sendikasızlaşma sürecini yaşayan, İşsizlik Sigorta Fonu’nun her daim yutulmak istendiği, son olarak kıdem tazminatına göz dikilen işçi sınıfı, hükümetin sözde jesti 1 Mayıs tatilini de fiilen “cop ve biber gazı” tatili olarak “kutluyor”.

Fethullah Gülen’in örgütlenme alanı haline gelen polis teşkilatının, en küçük emekçi eylemine yoğun şiddet ve biber gazıyla müdahale ettiği ülkemizde, emekçiler hükümetin “emeğe yönelik saygısı”ndan fazlasıyla nasibini alıyor.

soL

1

Arzularımızın inanışlarımız üzerindeki etkisi herkesçe bilinen ve gözlenen bir olgudur; ancak bu etkinin niteliği çoğu zaman yanlış algılanır. İnançlarımızın büyük bölümünün bazı rasyonel temellere dayandığını; arzunun ise yalnız arada bir işi karıştırdığını varsaymak alışkanlık haline gelmiştir. Bunun tam karşıtı gerçeğe daha yakın olsa gerek. Günlük yaşamla ilgili inançlarımızın büyük bir bölümü arzularımızın şekilleşmesinden ibarettir; ancak orada burada bazı izole noktalarda, gerçeğin sert darbesiyle doğru yola yöneltilirler.

İnsan genelde bir düş aleminde yaşar; dış dünyadan gelen aşırı zorlayıcı bir etkiyle bir an için uyanır; ancak çok geçmeden düş aleminin tatlı uykusuna yeniden dalar. Freud geceleri gördüğümüz düşlerin, büyük ölçüde, arzularımızın görüntü şeklinde gerçekleşmesi olduğunu göstermiş; bunun, gündüz gördüğümüz düşler için de aynı ölçüde doğru olduğunu söylemiştir. İnançlar dediğimiz gündüz düşlerini de buna eklemesi yerinde olurdu.

Doğru olduğuna inandığımız şeylerin bu rasyonel olmayan kökenini göz önüne serecek üç yöntem vardır: deli ve isterik kişilerin incelenmesinden yola çıkıp, giderek bu hastaların temelde normal sağlıklı kişilerden pek az farklı olduğunu ortaya koyan psikanaliz yöntemi; ikincisi, en değerli görüşlerimizin rasyonel kanıtlarının ne kadar zayıf olduklarını gösteren kuşkucu filozofların yöntemi; son olarak da, insanları genel olarak gözlemleme yöntemi. Ben yalnız bu sonuncusu üzerinde duracağım.

Antropologların uzun çalışmalarından öğrendiğimize göre, en ilkel insanlar anlamadıklarının farkında oldukları olaylarla karşılaştıklarında cahilliklerinin bilinci içinde çırpınıp durmazlar; tersine, bütün önemli eylemlerini yönetecek ölçüde sıkıca bağlandıkları sayısız inançları vardır. Bir hayvanın veya savaşçının etini yemekle, kurbanın yaşarken sahip olduğu erdemleri elde edebileceklerine inanırlar. Birçoğu, kabile reisinin adını ağızlarına almanın insanı hemen öldürecek büyük bir günah olduğuna inanır, hatta ismin bir hece olarak yer aldığı bütün sözcükleri değiştirecek kadar ileri giderler. Örneğin John adında bir kralınız varsa Jonquil yerine George-quil veya dungeon yerine dun-george demeniz gerekir. Tarım düzeyine geldiklerinde yiyecek üretimi nedeniyle hava durumu önem kazanıyor; bazı büyülerin yağmur getireceğine veya ufak ateşler yakmakla güneş açacağına inanılıyor. Bir kişi öldürüldüğünde kanının veya hayaletinin öç almak için öldüreni izlediğine, onun ancak yüzü kırmızıya boyama veya matem tutma gibi basit yöntemlerle aldatılabileceğine inanıyorları. Bu inancın ilk bölümünün öldürülmekten korkanlardan, ikinci bölümünün de öldürenlerden kaynaklandığı açıkça görülüyor.

Rasyonel olmayan inançlar ilkel insanlara özgü değildir. İnsan ırkının büyük bir bölümü bizimkilerden farklı olan, bu nedenle de doğal olarak, aslı esası bulunmayan dinsel inançlara sahiptir.

Önyargısız herhangi bir insan için rasyonel bir sonuca varmanın olanaksız olduğu birçok konuda politikayla ilgilenen ama politikacı olmayan kişiler çok güçlü kanılara sahiptirler.

Çekişmeli bir seçimde görev alan gönüllüler hep kendi taraflarının kazanacağına inanırlar; kaybetme olasılığına işaret eden birçok neden bulunmasının bir önemi yoktur. 1914 sonbaharında Alman ulusunun çok büyük bir bölümünün Almanya'nın zaferinden kesinlikle emin olduğu kuşku götürmez. Bu örnekte gerçek işe karışmış, düşleri altüst etmiştir. Alman olmayan bütün tarihçilerin önümüzdeki yüz yıl boyunca yazmaları önlenebilseydi yine düşler canlanır, sadece başlangıçtaki zaferler anımsanır ve savaşın sonunda yaşanan felaketler unutulurdu.

Nezaket, bir kişinin, kendisinin veya çevresindekilerin meziyetlerine ilişkin görüşlerine saygılı olma alışkanlığıdır. Herkes, her gittiği yerde, rahatlatıcı bir kanılar bulutu ile sarılmıştır; bu kanılar, yazın uçuşan sinekler gibi, kendisiyle beraber hareket eder. Bunların bazıları kişiseldir; kişiye, kendi erdemlerinden ve üstünlüklerinden, arkadaşlarının sevgisiden ve tanıdıklarının saygısından, mesleğinin parlak geleceğinden, pek iyi olmayan sağlığına karşın tükenmeyen enerjisinden söz ederler. Onun ardından ailesinin olağanüstü yüceliği hakkındaki inançlar gelir: babasının şimdilerde ender rastlanan dürüstlüğü ve çocuklarının şimdiki modern ana-babalarda bulunmayan bir disiplinle yetiştirmiş olması; oğullarının okul sporlarında herkesi nasıl geride bıraktığı; kızının kendini uygunsuz bir evliliğe atacak kızlardan olmadığı gibi. Daha sonra, ait olduğu toplumsal sınıf hakkındaki inançları gelir. Toplumdaki konumuna bağlı olarak bu sınıf bütün sınıflar içinde ya sosyal açıdan en iyisidir; ya en bilgilisidir, ya da ahlak yönünden en değerlisidir -her ne kadar bu değerlerden birincisinin ikincisinden, ikincisinin de üçüncüsünden daha çok aranılan nitelikler olduğu konusunda herkes hemfikir ise de. Ulus konusunda da, hemen herkes kendi ulusu hakkında rahatlatıcı kuruntular besler. "Yabancı uluslar ne yazık ki ısrarla kendi bildikleri gibi davranıyorlar." Mr. Podsnap bu sözleriyle insan kalbinin en köklü duygularından birini dile getirmiş oluyordu.

Son olarak da genel olarak insanlığı, mutlak olarak veya karşılaştırmayla "hayvani yaratıklar"dan üstün tutan kuramlara geliyoruz: İnsanın ruhu vardır, ama hayvanın yoktur; insan "rasyonel bir hayvan"dır. Aşırı acımasız veya anormal bir eylem "hayvan gibi", veya "vahşi" olarak nitelenir (halbuki böyle eylemler kesinlikle insanlara özgüdür, Tanrı insanı kendi görüntüsünden yarattı ve evrenin nihai amacı İnsan'ın mutluluğudur.

Böylece, bizi rahatlatan aşamalı bir inançlar dizisine sahip bulunuyoruz: kişiye ait olanlar, ailesi ile paylaştıkları, sınıfında veya ulusunda yaygın olanlar, son olarak da bütün insanlığa aynı ölçüde hoş gelenler. Bir kimseyle iyi ilişkilerimiz olmasını istiyorsak onun inandıklarına saygı göstermemiz beklenir. Bu nedenle de insanların yüzlerine karşı, arkalarından konuştuğumuz gibi konuşmayız. Bu fark, onların bizim kişiliğimizden olan farkları arttıkça daha da belirginleşir. Kardeşimizle konuşurken ana-babalar konusunda bilinçli bir nezaket göstermeye gerek görmeyiz. Yabancı ülke insanlarıyla konuşurken nazik olma gereği doruk noktasındadır ve yalnız kendi vatandaşlarına alışık olanlara dayanılmaz ölçüde sıkıcı gelir.

Bir keresinde, ülkesinden hiç çıkmamış bir Amerikalıya İngiliz Anayasası'nın birkaç önemsiz noktada Amerikalılarınkinden daha iyi olabileceğini söylemiştim. Hemen büyük bir öfkeye kapıldı; bu türden bir düşünceyi daha önce hiç duymamış olduğundan, bir kimsenin gerçekten böyle bir şey düşünebileceğini aklı almamıştı. İkimiz de nezaketi ihmal etmiştik; sonuç da bir felaket olmuştu.

Sosyal amaçlı toplantılarda nezakette kusur her ne kadar hoş değilse de mitleri yok etme bakımından çok yararlıdır. Doğal kanılarımızı düzeltmenin iki yolu vardır; biri, zehirli bir mantarı yenebilir bir mantar sanıp sonuçta acı çekmek gibi, gerçekle yüzleşmek; diğeri de kanılarımızın, gerçek olgulara değil, diğer insanların inançlarına ters düşmesi durumudur. Bazıları domuz eti yemenin helal, dana eti yemenin haram olduğunu düşünür; başkaları ise tam tersine inanır. Bu görüş ayrılığı çoğu zaman kan dökülmesine yol açmıştır. İkisinin de belki gerçekten günah olmadığı yolunda rasyonel bir görüş yavaş yavaş oluşmaya başlamış bulunuyor. Nezaket ile yakından bağıntılı olan alçakgönüllülük, kendimizi ve kendimizde olan şeyleri, karşımızdakilerden veya onlarda bulunan şeylerden üstün tutmuyor gibi davranmayı gerektirir. Bu hüner sadece Çin'de tam olarak anlaşılmıştır.

Bana anlattıklarına göre, Çin'de bir Mandarin'e karısının ve çocuklarının sağlığını sorarsanız size şöyle cevap verirmiş: "Zatıalilerinin sormaya tenezzül buyurdukları o pasaklı aşağılık kadın ve iğrenç yumurcakları tam bir sağlık içindedirler." Ne var ki, böyle incelikler sakin ve dingin bir yaşam tarzı gerektirir; iş ve politika dünyasının hızlı ve önemli ilişkilerinde ise bu olanaksızdır. Başka insanlarla olan ilişkiler, en başarılı olan kişiler dışında kalan herkesin mitlerini birer birer yıkmaktadır. Kişisel övünçleri kardeşler, aile övünçlerini okul arkadaşları, sınıfsal övünçleri politika, milli övünçleri de savaşlar ve ticari başarısızlıklar ortadan kaldırmaktadır. Ancak insan olmanın övüncü varlığını sürdürür; ve sosyal sohbetler sırasında, mit-yaratma yetisi bu alanda serbestçe at koşturur. Bilim bu tür hayallerin düzeltilmesinde bir ölçüde etkilidir. Ancak bu düzeltme hiçbir zaman kısmi olmaktan öteye gidemez; çünkü biraz safdillik olmazsa bilimin kendisi de çöker.

2


İnsanların kişisel ve sınıfsal düşleri gülünç olabilir; ancak toplumsal düşler insanlık çemberi dışına çıkamayan bizler için hüzün vericidir. Astronominin ortaya koyduğu Evren çok büyüktür. Teleskopla gördüklerimizin ötesinde daha neler var, bilemiyoruz; ancak bilebildiğimiz kadarı akılalmaz büyüklüktedir. Samanyolu bu bilinebilen evrende çok küçük bir yer kaplar. Bu ufak bölümün içindeki Güneş Sistemi sonsuz küçüklükte minik bir benek, gezegenimiz ise beneğin mikroskopik bir noktasıdır. Bu nokta üzerinde, karmaşık yapılı ve kendilerine özgü fiziksel ve kimyasal özellikleri olan, su ve saf olmayan karbon karışımı minik topaklar birkaç yıl sürüklenir durur; ta ki bileşimi oluşturan elementlere tekrar ayrılıp yok olana kadar. Vakitlerini iki iş arasında bölüştürürler: kendilerinin yok olma anını ertelemek ve telaşlı bir çaba ile, kendi türlerinden olan başkaları için bu anı çabuklaştırmak. Doğal sarsıntılar belirli aralıklarla binlercesini, hatta milyonlarcasını yok eder; hastalık daha birçoğunu vaktinden önce alıp götürür. Bu olaylar felaket olarak değerlendirilir; ancak insanlar aynı yok edişi kendi çabalarıyla başarırlarsa çok sevinir ve Tanrı'ya şükranlarını sunarlar. İnsan yaşamının fiziksel olarak var olabileceği süre Güneş Sistemi'nin toplam ömrünün çok ufak bir bölümüdür. Ancak insanların birbirlerini yok etme çabalarıyla, bu süre dolmadan da kendi sonlarını getireceklerini düşündüren nedenler var. Dışarıdan bakıldığında insan yaşamı böyle görünüyor.

Yaşama böyle bir bakışın dayanılmaz olduğunu, bunun, insanların var olmalarını sağlayan içgüdüsel enerjiyi yok edeceğini söyleyenler var. Onların buldukları kaçış yolu din ve felsefedir.

Dışdünya her ne kadar yabancı ve duyarsız görünse de, bizi teselli edenlerin verdikleri güvenceye göre, görünüşteki bu çatışmaların gerisinde bir uyum vardır. İlk nebuladan bu yana süregelen uzun gelişimin, en son aşama olarak insanoğluna eriştiği varsayılmaktadır. Hamlet çok ünlü bir yapıttır; ancak onu okuyanların pek azı Birinci Denizci'nin "Tanrı sizi kutsasın, efendim" şeklindeki dört sözcükten oluşan rolünü anımsar. Yaşamdaki tek uğraşları bu rolü oynamak olan bir topluluk düşünelim; onların Hamlet'lerle, Horatio'larla, ve hatta Guildenstern'lerle hiç bir temasları olamayacak bir şekilde izole edilmiş olduklarını varsayalım. Bu kişiler Birinci Denizci'nin dört sözcüğünün bütün oyunun temelini oluşturduğu yolunda bir takım edebi eleştiriler icadetmezler miydi? İçlerinden biri öteki rollerin de belki aynı ölçüde önemli olabileceğini öne sürseydi, onu aşağılama veya dışlamayla cezalandırma yoluna gitmezler miydi? Evrende insanoğlunun yaşamı Birinci Denizci'nin Hamlet'te aldığı rolden çok daha az yer tutmaktadır. Ancak sahnenin arkasındaki oyunun gerisini dinlememiz olanaksızdır; oyunun konusu ve kişileri hakkında da çok az şey biliyoruz.

İnsanlık denince onun bir temsilcisi olarak daha çok kendimizi düşünürüz. Bu nedenle de insanlık konusunda olumlu hisler besler, korunmasını önemli buluruz. Nonkonformist (İngiltere Kilisesi'nden ayrılmış bir tarikatın mensubu. (Ç.N.)) bakkal Mr. Jones kendisinin ölümsüzlüğe layık olduğundan emindir; bunu kendisinden esirgeyecek bir evrenin de dayanılmaz ölçüde kötü olduğu kanısındadır. Ancak şekere kum karıştıran ve pazar günleri kiliseyi ihmal eden Anglikan (İngiltere Kilisesi mensubu. (Ç.N.)) rakibi Mr. Robinson'u düşündüğünde, evrenin gereğinden fazla merhametli davrandığı görüşündedir. Mutluluğunun eksiksiz olması, Mr. Robinson için yakılacak bir cehennem ateşine bağlıdır. Bu şekilde hem insanın evrensel önemi korunmuş, hem de dost ve düşman arasındaki yaşamsal farklılık evrensel merhametin zaafı yüzünden ortadan kalkmamış olur. Mr. Robinson da aynı kanıdadır; ancak roller değişmiş olarak. Sonuçta herkes mutludur.

Korpenik'ten önceki çağlarda insan-merkezli dünya görüşünü savunmak için felsefi oyunlara gerek yoktu. Gök kubbesinin dünya çevresinde döndüğü gözle görülüyordu; dünyada da insan, çevresindeki bütün hayvanlara hükmetmekteydi. Ancak dünya merkezi konumunu yitirince insan da bulunduğu doruktan indirildi. Bunun üzerine, bilimin "kabalığını" düzeltecek bir metafiziğe gerek duyuldu. Bu görev de "idealist" denilen kişilerce yerine getirildi. Onlara göre maddesel dünya gerçek olmayan bir görünümden ibarettir; gerçek olan ise Akıl veya Ruh'tur; o, filozofun akıl ve ruhundan üstündür; tıpkı filozofun sıradan insandan üstün olduğu gibi. "İnsanın evi gibisi yoktur" deyiminin tersine, bu düşünürler bize her yerin kendi evimiz gibi olduğu güvencesi verirler. En iyi olan her şeyimizde, yani söz konusu filozofla paylaştığımız her şeyde, evrenle uyum içindeyiz. Hegel bize evrenin, onun dönemindeki Prusya Devleti'ne benzediği güvencesini de verir; onun İngiliz ardılları da evreni daha çok iki meclisli plütokratik bir demokrasiye benzetirler. Bu görüşler için öne sürülen gerekçelerde, bunların insancıl özlemlerle olan bağıntısı, o görüşün sahiplerinden bile gizlenecek biçimde kamufle edilmiştir: bu gerekçeler
görünüşte mantık ve önermelerin tartışılması gibi kuru kaynaklardan çıkarılmıştır. Ancak hep tek bir doğrultuda yanlışlar yapılmış olması, özlemlerin etkisini açığa vurmaktadır. Bir aritmetik toplaması yaparken insanın kendi lehine yanlış yapması, aleyhine olanı yapmasından daha olasıdır. Bunun gibi, bir kimsenin mantık yürütürken kendi özlemleri yönünde yanlışlar yapması, özlemlerine ters olan yönde yanlışlar yapmasından daha olasıdır. Demek oluyor ki, soyut düşünür olarak adlandırılan kişilerin incelenmesinde, kişiliklerinin anahtarı yaptıkları yanlışlardan anlaşılabilir.

Çok kişi insanların icadettiği sistemlerin, gerçek olmasalar bile zararsız ve rahatlatıcı olduklarını ve onlara dokunulmaması gerektiğini savunur. Ancak onlar gerçekte zararsız değildirler ve insanları önlenebilecek acılara katlanmaya yönelttikleri için getirdikleri rahatlık çok pahalıya malolmaktadır. Yaşamdaki kötülükler kısmen doğal nedenlerden, kısmen de insanların birbirlerine olan düşmanlığından kaynaklanmaktadır.

Eskiden rekabet ve savaşlar, yiyecek sağlamak için gerekliydi; bu yiyecekler de sadece galip gelenlerce elde edilebiliyordu. Şimdi bilim sayesinde doğal güçlere egemen olma yoluna girildiğine göre, insanlar birbirlerini yenmek yerine kendilerini doğayı fethetmeye adarlarsa herkes daha rahat ve mutlu olur. Doğanın bir dost, bazen de başka insanlarla kavgalarımızda bir müttefik olarak takdim edilmesi, insanın dünyadaki gerçek konumunu belirsizleştirmekte ve insanoğlunun kalıcı mutluluğunu sağlayacak yegane savaşım olan bilimsel güç arayışına giden çabaları saptırmaktadır. Bütün bu faydacı gerekçeler yanında gerçekdışı inançlara dayalı bir mutluluk arayışının yüce ve yetkin bir yönü yoktur. Dünyadaki gerçek konumumuzu korkusuzca algılamakta tam bir mutluluk, ve mit duvarları arkasına saklananların görebileceklerinden çok daha canlı bir dram vardır.

Düşünce dünyasında, kendi fiziksel güçsüzlükleriyle yüzleşmeye hazır olanların açılabilecekleri "engin denizler" vardır. Bütün bunlardan daha önemli olarak da gün ışığını karartan, insanları kavgacı ve acımasız yapan Korku'nun zulmünden kurtuluş vardır. Dünyadaki konumunu olduğu gibi görme yürekliliği göstermeyen hiç kimse bu korkudan kurtulamaz; kendisine, kendi küçüklüğünü görme olanağı vermeyen hiç kimse muktedir olduğu yüceliğe erişemez.

Dünyanın en tehlikeli cezaevi olarak gösterilen Brezilya'daki cezaevinin için ürkütücü olduğu kadar görenleri dehşete düşürecek türden.

İnsanların balık istifi gibi yattığı bu hapishaneler tamamen çetelerin kontrolüne geçmiş durumda.Yer darlığı nedeniyle sırtüstü bile yatmanın imkansız olduğu Sao Paulo hapishanesinde mahkumlar ancak başlı - kıçlı yan yatabiliyor.

 

 

Biz

-On beş kesik baş

-On beş arkadaş

-Yoldaş

Bunların sen

İsimlerini aklında tutma

Fakat

28 kanunusaniyi* unutma!

 

Nazım Hikmet  Ran

 

Mustafa Suphi, 1883’de Mustafa Kemal’in doğumundan iki gün sonra Giresun’da doğdu. Babasının görevi nedeniyle Kudüs ve Şam’da, orta öğretimini Erzurum’da gördü. İstanbul’da Hukuk Mektebi’nin bitirdikten sonra Fransa’ya gitti. Paris’te Siyasal Bilgiler Yüksekokulu’nda öğrenim gördü(1910). Ahmed Ferit (Tek) tarafından çıkarılan ve Milli Meşrutiyet Fırkası’nın sözcülüğünü yapan İfham gazetesinde, yazı işleri müdürü olarak çalıştı. İstanbul’daki  ilk yıllarında İttihat ve Terakki yanlısıyken, baskıcı uygulamaları nedeniyle, sonradan bu örgüte muhalif bir çizgi izlemeye başladı.

 

Mahmud Şevket Paşa’nın öldürülmesinden sonra Sinop’a sürüldü. 1914’te birkaç arkadaşıyla birlikte Rusya’ya kaçtı. Ekim 1917’deki Sovyet Devrimi’nden sonra Moskova’ya gitti. Tatar-Başkırt  devrimcileriyle birlikte  Yeni Dünya gazetesini çıkardı. Moskova’da I. Türk Sol Sosyalistleri Kongresi’nin(25 Temmuz 1918) ve I. Müslüman Komünistler Kongresi’nin (Kasım 1918) toplanmasına ön ayak oldu. 10 Eylül 1920’de yine Bakü’de toplanan TKP I. Kongresi’nde. Sosyalistlerin birliğini sağlamaya yönelik etkin girişimlerde bulundu.

 

10 Eylül 1920’de Bakü’de kurulan TKP’nin kurucu kadrosu partinin yasal çalışmaları için zemin yaratmak için Anadolu’ya geçerler. 28 Aralık 1920’de yanlarında yeni Sovyet Elçisi Budu Mdivani ile birlikte Kars’a gelen TKP heyeti resmi törenle karşılanır. Tarihçilerin Mustafa Suphiler için değil Sovyet elçisi için yapıldığı görüşünden birleştikleri resmi törenin ardından heyet üç hafta boyunca Kars’ta kalarak çeşitli görüşmeler yapar. 18 Ocak’ta Ankara’ya geçmek için Erzurum’a doğru hareket eden heyet, dört gün süren tren yolculuğundan sonra 22 Ocak’ta Erzurum’a vardı.

 

'Onbeş Kesik Baş, Onbeş Arkadaş, Yoldaş... '

 

Erzurum’da Mustafa Suphi ve yoldaşlarını karşılayanlar gericilerdir. Şehre gelmelerinden önce örgütlenen karakalabıklar nedeniyle Erzurum’a girmelerine izin verilmeyen heyet Bayburt’a gönderilir. TKP heyetine önce Trabzon’a oradan İnebolu’ya oradan da Ankara’ya gidebilecekleri söylenir. Bayburt’tan önce Maçka’ya geçen heyet, 28 Ocak’ta Trabzon’a ulaşır...

Başından sonuna kadar Kazım Karabekir tarafından yönetilen olaylar sonucunda yol boyunca kışkırtmalar sonucu türlü hareketlere ve saldırılara maruz kalan Mustafa Suphi ve yoldaşlarını Trabzon’da Kâhya Yahya ve çetesi beklemektedir. TKP’li heyetin yolunu kesen Kâhya Yahya ve çetesi, heyeti limana doğru yönlendirir.

 

 

Mustafa Suphİler Trabzon’da

  

Burada yine kışkırtmalar sonucu saldırganlaşan Trabzonlu gericilerin gösterileriyle karşılaşan Mustafa Suphi ve yoldaşları uzun yolculuğa elverişli olmayan bir tekneye bindirilirler.

“Türkiye Komünist Gençler Birliği Azalarından Abdülkadir”in, Komüntern Arşivi’nde bulunan ve TÜSTAV Yayınları’nın “TKP MK 1920-1921 Dönüş Belgeleri-2” kitabında yer alan 1 Ekim 1921 tarihli yazısında Mustafa Suphi ve yoldaşlarının ölüme nasıl gittiklerini anlattığı satırları birlikte okuyalım:

“Mustafa Suphi Müdafaa-i Milliye reisine ve valiye hitaben söylediği ki: Biz Ankara’ya gideceğiz, Mustafa Kemal Paşa’ya arz-ı ubudiyet için geldik. Lütfen müsaade ediniz. Muhabere edelim. Ondan sonra, diyorken arkadan birisi tekme vurdu. Suphi yoldaş çamurlar içine yuvarlandı. Hamallar derhal taarruz ederek yüzüne tükürmek, çamur atmak ve döğerek motora sevk ettiler, artık arabadan indirilmiş arkadaşları birer birer döğerek tükürerek motora bindirdiler.” [1]

On beş komünist, Topal Osman’ın adamlarından Trabzon İskelesi kayıkçılar kâhyası olan Kâhya Yahya’nın çetesi tarafından Karadeniz açıklarında öldürülür. Cinayetin işlendiği o geceyi Nâzım Hikmet’in “Kan Konuşmaz” isimli romanında şöyle anlatır: "Karadeniz sağa, sola, ileriye bomboş uzanıp gidiyor alabildiğine. Ne bir vapur dumanı, ne bir yelken.

- Burada hepsini, Değirmendere"de, geceleyin bir motora bindirmişler. Ocak ayının 28"inde oluyor bu iş. Burada bir Yahya Kâhya var, kayıkçılar kâhyası, it mi, it. Topal Osman"ın adamı. Suphi"lerin motoru az açıldıktan sonra, Yahya Kâhya adamlarını başka bir motora yüklüyor. Bunlar Sürmene açıklarında rampa ediyor öteki motora. Suphi"ler 15 kişiydi diyorlar.” [2]

Trabzon’da işlenen cinayetin ardından Sovyetler, Mustafa Suphilerin akıbetini resmen sorar. Türkiye’den verilen resim cevap şöyledir: “bir deniz kazasında

öldüler”… Olay kapanır! Mustafa Suphi ve yoldaşlarının cinayeti, sorumluların ortaya çıkarılması iki ülkenin “yüksek çıkarları”nın arasına sıkışıp kalır…

 

Cİnayetler zİncİrİ

 

Cinayetin ardından tıpkı diğer “faili meçhul” cinayetlerde olduğu gibi garip tesadüfler peş peşe gelir!.. 3 Temmuz 1922"de bu kez Kâhya Yahya "faili meçhul" bir cinayete kurban gider. Olayı araştıran Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey, cinayetin Atatürk"e yakınlığı ile bilinen Topal Osman Ağa"nın (Muhafız Birliği Komutanı) adamları tarafından işlendiğini ileri sürer. Katiller öldürülmüş, cinayetin üzerindeki sır perdesi bir daha kalkmamacasına örtülmüştür. Ancak garip tesadüfler devam etmektedir. 27 Mart 1923"te Ali Şükrü Bey, Atatürk" ile ters düştüğü gerekçesiyle Topal Osman tarafından öldürülür. Bu kadar tesadüf de olmaz diyenler varsa henüz “tesadüflerin” bitmediğini belirterek devam edelim. Baştan beri Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katlini planlayan Topal Osman da 2 Nisan 1923 tarihinde Topal Osman, kendisini tutuklamaya gelen askerler tarafından çatışmada "ölü ele geçirilir" ve TBMM"nin kararı ile Ulus Meydanı’nda ayağından darağacına asılır. Böylece Mustafa Suphilerden, Ali Şükrü Bey’den ve onların ölümünden sorumlu olan Kâhya Yahya ve Topal Osman’dan kurtulunmuştur!

Mustafa Suphi ve yoldaşlarını acımasızca katleden çetelerin cinayetleri, Cumhuriyet tarihi boyunca sürmeye devam eder. Kâhya Yahya, Trabzon’u haraca kesen, Topal Osman’a bağlı çetenin reisidir. Topal Osman’a gelince; kendisi Ermeni Tehciri sırasında birçok Ermeni’yi katleden, soyan çetenin reisi olarak, Trabzon’da Rum çetelerine karşı dövüşüyorum diyerek, şehirdeki bütün azınlıklara hayatı zindan eden, onları öldüren, mallarına el koyan biri olarak bilinmekte.Topal Osman’ı kimileri “kahraman” olarak ilan ederek geçtiğimiz yıl Giresun’a heykeli diktiler. Heykeli yaptıran kişi ise tanıdık, Ergenekon Davası sanıklarından emekli General Veli Küçük… Çetelerin, çetecilerin “kahraman” sayıldığı ülkemiz daha ne kadar “kahraman” yaratacak bilinmez ama bilinen tek gerçek cinayetlerin “faili meçhul” olmadığıdır. Çünkü artık mızrak çuvala sığmıyor!..

 

 

[1] TKP MK 1920-1921 Dönüş Belgeleri 2, TÜSTAV Yayınları, 2004.

[2] Nâzım Hikmet, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim, Habora Yayınevi, 1976.

***

‘Suphi yoldaş çamurlar içine yuvarlandı’

 

Komüntern Arşivi’ndeki belgeler arasında yer alan “Türkiye Komünist Gençler Birliği azalarından Abdülkadir” yoldaşın 1921 yılında Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Trabzon’da katledilmelerini anlatan “Abdülkadir Yoldaşın

Layihası Kopyası” isimli yazısından bir bölümü, TÜSTAV Yayınları’nca yayınlanan Yücel Demirel’in çevirdiği “TKP MK 1920-1921 Dönüş Belgeleri-2” kitabından aktarıyoruz. 28 Kanunisani [Ocak] 1921 günü Trabzon’dayız, Abdülkadir Yoldaş anlatıyor…

Saat 9’da gelecek olan heyet saat yarımda geldi. Halkın kısm-ı azamı gitmişti. Yağmur yavaş yavaş yağıyordu. Hava dahi soğuk idi halkın dağılmaları üzerine derhal inzibat ve polis memurları yolları keserek halkın gitmelerine mani oluyorlardı. Fakat halk mahalle aralarından savuşuyordu. Saat yarımda kafile göründü. Değirmendere’de vali Müdafaa-i Milliye reisi ve azaları, polis müdürü bulunuyordu. Kafilenin takarrübünde ilk evvel bir zabit elindeki evrak ile Müdafaa-i Milliye reisi ile görüştü. Derhal zabıt tevkif edilerek sevk olundu. Esbabı sonradan anlaşıldı. O sırada Kâhya Yahya dahi rüsûmat dairesinden on tane hammal ve beş altı tane rençber on onbeş tane sepetli hammal çocukları dizerek geldi. Kafilenin takarrübünden beş dakika evvel tellal bağırdı. Gelen kafileye hakaret, tükürmek, çamura batırmak gibi birşeylerin yapılması hususunu teşvik etti.

Kafileden ilk evvel Mustafa Suphi çıktı. Derhal bir zabit karşı durarak şu suretle hitap etti. Mustafa Suphi, Mustafa Suphi bak 16 arkadaştan yalnız ben kurtuldum. Bakü’de Türkistan’da binlerce üsera kardeşlerimizi sen mahvettin, bunun üzerine teşvik edilen halk, hamal, rençberler, istemeyiz diye haykırdılar. Mustafa Suphi Müdafaa-i Milliye reisine ve valiye hitaben söylediği ki: Biz Ankara’ya gideceğiz, Mustafa Kemal Paşa’ya arz-ı ubudiyet için geldik. Lütfen müsaade ediniz. Muhabere edelim. Ondan sonra, diyorken arkadan birisi tekme vurdu. Suphi yoldaş çamurlar içine yuvarlandı. Hamallar derhal taarruz ederek yüzüne tükürmek, çamur atmak ve döğerek motora sevk ettiler, artık arabadan indirilmiş arkadaşları birer birer döğerek tükürerek motora bindirdiler. Bu suretle cereyanı arasında Kâhya adamlarından birisi Mustafa Suphi’ye fena bir lisanda bulundu. Nihayet halk birer birer dağıldı. Motor henüz iskelede duruyordu. Motorcunun bunları yalnız götüremeyecek, üzerine motora müsellehan on beşe karib asker bindirildi. Halk dağıldıktan sonra saat bir buçuk raddelerinde motor hareket etti. Bende oradan çekilerek aynı vakayı mümessil Ali Oruç yoldaşa şifahen anlatıyordum. Saat 4-5 raddelerinde motorun geriye döndüğünü haber aldık. İskeleye gittim, fakat hiçbir kimse ile temas ettirmiyorlardı. Geri dönmeye mecbur oldum. Artık sabah olduktan sonra görmek mümkün olur diye zannediyordum. Sabahleyin erken iskeleye gittiğimde motorun orada olduğunu (olmadığını) gördüm. Oradaki kayıkçılardan sordum. Motorun hareket ettiğini söylediler. Gündüz saat 8 raddelerinde motor boş olarak avdet ettim (etti). Tekrar motora avdet ettim. Fakat hiç bir tayfa ile temas ettirilmiyordu. Birkaç gün sonra tayfaların birisinden aldığımız malumata nazaran Sürmene açıklarında ayakları ve elleri bağlı olarak denize attıklarını söylediler. Yalnız Suphi yoldaşın ailesini geri döndüğü zaman Kahya tarafından çıkarıldığını haber aldık.

  

 [1] Teşrinievvel [Ekim] 921

Türkiye Komünist Gençler Birliği Azalarından Abdülkadir

 

TKP MK 1920-1921 Dönüş Belgeleri 2, TÜSTAV Yayınları, 2004.  

 

Psikanaliz ve Feminizme ayrılmış bu panelde Freud ve Kadınlık, ya da Freud ve Kadınlar başlığı biraz şaşırtıcı gözükebilir. Feminist söylemde, haklı olarak, Freud’un kadın psikolojisine erkeksi bir bakış açısından, erkeksi bir cinsellikten hareket ederek yaklaştığı vurgulanmaktadır. Örneğin Freud’un ünlü fallik kuramı erkeği merkez almakla eleştirilir. Kız çocuğunun kendi cinsiyetine has dürtüsel hareketleri hep erkekteki penise göre, bir penisin yokluğu dolayımıyla anlamlandırılması, yani olumsuz bir yerden hareket edişi kadını yok sayan bir bakış açısı olarak değerlendirilir. Çocuğu sosyalize eden, bizim jargonumuzla kastre eden, yani iğdiş eden babadır, anneye sanki söz düşmez gibidir. İğdiş olma korkusunu yaşayan erkek çocuktur, oysa kız çocuğunun, ki o zaten doğuştan iğdiş olmuştur, sanki korkacağı bir şey kalmamıştır... Freud’un kuramı bu kadar erkek merkeziyetçi ise, o zaman neden Freud ve Kadınlık gibi bir konu burada ele alınmaktadır diye sorulabilir? Freud kuramında kadına ve kadının bedenine bu kadar az ilgi göstermişse bu başlık biraz eğreti düşmüyor mu diye haklı olarak sorulabilir?

Amacım tüm bu kuramları yeniden ele alıp Freud’un erkeksi bakış açısını değerlendirmek değil, tam aksine, çok ender vurgulanan bir sey olan Freud’un kadınlarla, özellikle de ilk kadın hastalarıyla kurduğu özdeşleşme ve idealizasyon nitelikli ilişkisinden hareketle psikanalizi keşfetmesini ve yaratıcı hareketinin temelindeki kadınsı öğeleri ele almak olacak.

Tabii kadınsı öğelerden önce bu kadınsılığın nasıl bir şey olduğunu tarif etmek lazım. Kadınlık anatomik bir gerçeklik, ama aynı zamanda bu anatomik gerçekliğin ve bu gerçekliğe eşlik eden dürtülerin bileşimiyle ortaya çıkan bir ruhsallık var. Bir de tabii tüm bu psiko-cinselliğe eşlik eden, onu biçimlendiren toplumsallık var. Küçük kızın, genç kızın ve daha sonra kadının, toplumların, toplulukların imgeleminde belirli ve belirlenmiş bir yeri var. Örneğin bir imge vereyim size “ayılan bayılan kadın”imgesi. Bu imge, zamanımızın genç hekimlerinin gece yarısı acillerde bir yerleri tutmayarak, yarı felçli ve anlamsız tümcelerle kıvranan kadınlara yakıştırdıkları bir imgedir. Bu imge, “ayılan bayılan kadın” imgesi, ki biz buna histeri diyoruz, bariz bir biçimde bir horgörüyü yansıtır. Nedir bu horgörü? Bu kadınların esasında birşeyleri yok, yani herhangi bedensel bir arazları yok, o zaman niye bu alanı işgal ediyorlar ve boşuna değerli zamanımızı çalıyorlar der bu genç hekimler haklı olarak! [aslında genc hekimlerin bu yakınmalari o kadinlarin durumundan bilinçdışı iletisim yoluyla algıladıkları şeylerin kendilerini rahatsız etmesinden kaynaklanmaktadır] Bazıları simülasyona kadar vardırırlar işi ve histerik kadının teatralitesini, sahtekarlığını, yalancılığını ileri sürerler. Başka bir imge vereyim: “hanımefendi kadın” imgesi. Bu kadın genellikle mesafeli, ölçülü, yerini yordamını iyi bilen, öyle aklına geleni söylemek yerine kelimeleri ve tümceleri seçen, dilini 40 kere döndüren kadındır. Bu görünüşte saygı ifadesi barındıran imge aynı zamanda kadının sahip olması gereken niteliklerin de altını çizer. Öyle kadına gülmek, koşmak, serbestçe konuşmak yaraşmaz. Bu hanımefendi kadın, içinden geldiği gibi kahkaha atamayan, cinselliğe iğrenerek bakan ya da bizim jargonumuzla söyleyeyim dürtülerini bastıran nevrozlu bir kadındır aynı zamanda. [

Neden bu 2 imgeyi seçtim? Kadınları betimleyen, toplumdan topluma değişen bir sürü daha başka imgeler de mevcut. Bu 2 kadın imgesi psikanalizin doğuşuna imza atmış ve Freud’un özdeşleştiği ve aynı zamanda yücelttiği ilk kadın hastaları betimleyen imgelerdir denilebilir. Bu kadınların anlattıkları hayat öyküleri psikanalizin doğuşuna imza atarlar. Bu kadınları daha yakından tanımak isteyenler Freud’un Breuer’le birlikte yayımladığı “Histeri Üzerine İncelemeler”i okuyabilirler. Bu kitap 1895’te Viyana’da yayımlandı ve içinde de 5 histerik kadın vakasının hipnoz, ve telkinle tedavisini içeren psikanaliz öncesi diye tanımlanan devri betimlemekte. Fakat kitap aynı zamanda, neredeyse, zamanın belirli bir sosyo-kültürel seviyeye sahip kentli nevrozlu kadınlarını anlatan tarihi bir roman niteliğinde ve hatta sosyolojik bir metin. Bu kadınların hepsinin bedensel arazları vardı. Kimi kısmi felçten muzdarip, kimi şimdiki terminolojimizle depresif, kimi yorgun, bitkin ve hayattan elini eteğini çekmiş durumdaydı. Bu kadınların ortak bir özelliği vardı: hayal dünyalarını ve özel hayatlarını cömertçe Freud ve Breuer’e sergiliyorlardı. Peki bu nasıl bir şey?

Bir kadın bir erkek hekime yaşamının en mahrem noktalarını, kimseye anlatamadığı aile sırlarını, yüksek sesle konuşamadığı bir dizi hayat öyküsünü dile getirirken, o erkek hekim bunlarla ne yapar? Breuer büyük bir özveriyle ve sabırla bu öyküleri dinledi ve efsanevi hastası Anna O’ya tutkuyla bağlandı. Ama bu bağın erotik kökenini görmezden geldi ve hastasındaki erotik nitelikli bağdan korktu. Bir başka deyişle hastası ona aşık olunca korkup kaçtı. Ama gelelim Freud’a. Freud bu öyküleri dinlerken değişik bir tutum takındı ve bu kadınlara, bu “birisine konuşan ve anlatan” kadınlara neredeyse imrendi, ve onlar gibi olmak istedi. Yani onlar gibi birisine en gizli köşelerini, çocukluğunu anlatmak istedi. Ve doğal bir hareketle rüyalarını anlatan kadınlar gibi rüyalarını not etmeye, ve yazıyla kendi kendini analiz etmeye başladı. Kimi Freud biografları Freud’un kendi kendine analizinin yazmaktan geçtiğini söylerler. Yazmak Freud için tıpkı hekimliği ve bilimsel araştırmacılığı gibi kendisini ifade etmenin bir yoluydu. Unutmayalım ki Freud’un yapıtları hatırı sayılır bir hacime sahipti. Sadece 1897-1900 yıllları arasında, ki bu yıllar arasında Freud’un kendi kendisini sistematik bir analize tabi tuttuğu söylenir, afaziler üzerine bir kitabı, Oscar Rie ile birlikte yayımladığı 220 sayfalık bir monografisi, 168 sayfalık merkezi felçleri ele alan bir ders kitabı, yine nöroloji üzerine 168 sayfalık ve 14 sayfa bibliografya içeren bir kitabı, Charcot ve Bernheim’ın Fransızcadan Almancaya çevirdiği 3 kitabı ve nöroloji literatürünü tarayan 83 özet metini de hesaba katarsak, bu hacimle ilgili aşağı yukarı bir fikrimiz olur. Tabii bu kendi kendisini analiz ettiği yıllarda, yani özellikle rüyalarını mercek altına aldığı yıllarda, Freud, daha sonra başyapıtı diye sayılacak “Rüyaların Yorumu” adlı yapıtını da hazırlıyordu. Burada bir parantez açıp Freud’un 1930 yılında edebiyatçılara verilen Goethe ödülünü de aldığını belirtelim.

Yeniden Freud’un bu konuşan ve rüyalarını anlatan kadınlara imrenmesine geri dönecek olursak, ya da psikanaliz jargonuyla konuşalım, Freud’un bu kadınlarla özdeşleşmesine dönecek olursak, işte bu özdeşleşme Freud’un yaratıcı hareketinin ilk adımı sayılabilir. Freud rüyalarını yazmakla kalmaz, onları arkadaşı Fliess’e düzenli olarak göndermeye de başlar ve kendi kendisi üzerinde keşfettiği bulguları ona tutkuyla anlatmaya koyulur.

Fliess 1887 yılında Viyanaya staja gelmiş genç bir hekimdir; onunla bir kongrede tanışan Freud ondan çok etkilenir ve 24 kasım 1887 tarihli mektubunda “Benim üzerimde derin bir etki bıraktınız” der ve neredeyse 13 yıl sürecek yoğun bir yazışma silsilesi başlar. Bu yazışmalar başlangıçta Freud’un hastalarını anlattığı bir platformken gittikçe özel hayatların da işin içine girdiği dostça muhabbetlere dönüşür. Bayramlarda birbirlerine ve karşılıklı aile mensuplarına hediye yollarlar ve “kongre” adını verdikleri ikili buluşmalar düzenlemeye başlarlar. Bu yazışmaların başında Freud Fliess’e “nasıl oldu da sizin dikkatinizi çekmeyi başardım” der ve yayımladığı bir makaleye, Bernheim’ın kitabını Almanca’ya çevirmesini kastederek, şöyle bir not da ekler “eğer zamanınız ve fırsatınız varsa sadık dostunuzu düşünmeyi ihmal etmeyin”. Bu şefkat talebi kadınsı bir ton içermektedir. 1890 yılında Freud Fliess’in Berlin’e davetini kabul eder ama tıpkı bir sevgili gibi Fliess’in tüm hasta randevularını iptal etmesini ve tüm zamanını ona ayırmasını talep eder. 1887-1891 yılları arasındaki yazışmaların ana temaları cinsellik ve doğum kontrolü, organik ve ruhsal etiyolojileri birbirinden ayırma güçlüğü, ölüm ve suçluluk temaları etrafındadır. Bir yandan Freud o sırada 2. çocuğuna sahip olup babalığını sürdürürken, Fliess’e karşı pasif ve kadınsı bir tutum takınmaktadır: örneğin Fliess’in yanıtları gecikince sabırsızlanıp serzenişte bulunmakta, en ufak bir ödüllendirmede onu sık sık iltifatlara boğmakta ve taleplerini ısrarla yinelemektedir. Taleplerinin çoğu tabii yazılarının okunup tartışılması talebidir ve Freud’un o yıllarda çalışmalarını paylaştığı tek kişi Fliess’dir. Freud’un neredeyse bir sevgiliye yazar gibi talepkar tonu, bazen geri çevrilmekten korkan bir aşığın çaresizlik ifadeleri Fliess’e karşı takındığı kadınsı ton hakkında bize bilgi verir. Freud, sabırsızca, Berlin’de yaşayan bir kulak burun boğaz uzmanı olan bu hekimi bir bilge yerine koyar ve yazdıkları ile ilgili bu yoğun yazışmalarda, sürekli bekleyen, yanıtların geç gelmesinden yakınan sabırsız bir aşık gibidir.

Freud tıpkı bir psikanaliste konuşur gibi Fliess’le yazışır ve konuşur. 1893-1894 yılları arasındaki yazışmalarda cinsel hayat aralarındaki favori konudur, zira Freud’un hastalarının anlattıkları da cinsellik etrafındadır. Burada bir parantez açıp şöyle bir tespitte bulunabilirim: kadınlar özel hayatlarını anlattıkları karşı cinsten birine hemen cinsel yakınlık duyarlar ve böyle olunca da cinsellikten özellikle bahsederler, elbette bilinçdışı bir dürtüyle, bunu baştan çıkarmak için yaparlar. Bu nedenle de muhtemelen bu kadınlar çok sık cinsellikten bahsetmişlerdi ve tesadüf bu ya Freud’un ilk hastaları da çoğunluk olarak hep kadındı, bu nedenle ilk hastalarından Freud hep cinsellikle ilgili şeyler dinledi ve cinselliği kuramının merkezine yerleştirdi .Yeniden yazışmalara dönecek olursam Freud bu yazışmalarda Fliess tarafından sanki zihinsel anlamda bir döllenme talep etmektedir. Mektuplar gecikince “daemon” neredesin der, ve Sokrates’in bedeninin içinde yaşadığını varsaydığı ve ona hakikati söyleyen şeytana gönderme yapar. Fliess Freud’u doğurtacak bir tür ebe gibidir; Freud’da sanki gebedir. Örneğin 30 Haziran 1896 tarihli bir mektubunda şöyle der Freud: “ önümüzdeki kongreyi düşünürken, susuzluğumu ve açlığımı nihayet giderecek biri gibi seviniyorum”. Bir başka sefer tıpkı bir kadın gibi Freud “dönem”lerinden söz eder. Fliees’in kuramı erkeğin de tıpkı kadında olduğu periodik dönemleri olduğu üzerine idi. Freud sık sık ortaya çıkan migrenlerinden, ölüm korkularından ve sürekli burun akıntısından söz eder. Ağrılarından söz ederken kadınların adet ağrıları için de kullanılan sözcüğü kulanır ve kadın cinselliğine özdeşleşmesi barizdir.

Freud o yıllarda arka arkaya 2 çocuk sahibi olmuştu; Fliess’in eşi de artık hamiledir. Hamile ve doğurgan yani verimli bir kadın imgesi o yılların yazışmalarında önemli bir yer tutar. Freud biografı ünlü Anzieu, Freud’un yaratıcı hamlesinin temelinde doğurgan yaratıcı kadınlara karşı duyduğu hasetin önemli bir yeri olduğunu ileri sürer. Anzieu’ye göre Freud bu hasetin altından, bu kadınlarla ruhsal düzeyde özdeşleşerek kalkabilmiştir. Bu arada Freud ısrarla sanki bu haset duygusunu yatıştırmak için 1895 yılında, ki artık karısı Martha 6. ve son çocuklarına hamiledir, Fliess’in cinsellik üzerine ileri sürdüğü kuramından doğum kontrolünü sağlayacak bir yöntem geliştirmesi olasılığına hayranlık besler. Fliess Freud’un gözünde cinsel hayatın sırlarını ona bahşedecek bir üstattır. 1895 yılının temmuz ayındaki bir mektubunda Freud Fliess’in tüm yeniliklerine aç olduğunu ama bu arada kendisinin de bazı kuramsal girişimlerin ilk taslaklarını ve tohumlarını taşıdığını söyler. Doğurganlık teması yine barizdir. Burada bir parantez açıp çocuğun anne bedenine ve onun içerdiği tüm muhteviyata, özellikle gelecekteki bebeklerine karşı beslediği haset duygusunun, yani bir anlamda annenin yaratıcılığına karşı çocuğun beslediği haset duygusunun ve beraberinde gelen yıkıcı eğilimlerin yaratıcılığın veya yaratamamanın temelinde olduğunu çocukların psikanalizinden biliyoruz. Çocuklar bu haset duygusuyla yıkıcı olurlarken bir yandan da yıktıkları ya da hayallerinde parça parça ettikleri nesneleri onarmaya, düzeltmeye girişirler. Bu onarma girişimi birçok yaratıcı edimin ardında mevcuttur. Tekrar Freud’a dönecek olursak, bir yandan çalışarak, yazarak ve en önemlisi tedavi ederek bu yıkıcı ruhsal hareketi onarma dürtüsünü görüyoruz, diğer yandan da aktarım nesnesi Fliess’ten yeni çocukların gelmesini engelleyecek biyolojik bir keşifte bulunmasını isteyen, endişeli ve suçlu bir Freud’u da görüyoruz. Sanki Fliess böyle bir buluşla Freud’un anne karnına yönelttiği saldırılarını geçersiz kılacaktı. Freud’daki bu çifte cinsiyetli hareketin kadınlarla özdeşleşmesini kolaylaştıran bir diğer etken olduğu da söylenebilir. Tabii bir de Freud’un Fliess’le olan ilişkisinin Freud’un içindeki kadını özgürleştirdiği ve onun yaratıcılığına daha çok ivme kazandırdığı da ileri sürülebilir.

Yeniden konumuz olan Freud ve Kadınlık’a dönelim. Freud’un psikanalizin başlangıcındaki kadınlarla özdeşleşme hareketinin temelindeki bir diğer olguya da bakacak olursak sosyolojik bir tespit kaçınılmaz gibidir. Freud Yahudi düşmanlığının alıp başını gittiği, 19.yüzyıl sonu Viyana’sında akademik kariyerin kapılarının kendisine kapalı olduğunu görür ve üniversiteden ayrılır. Fliess’le yazışmaları onun bilimsel etkinliğini tartışabileceği neredeyse tek meşru alanı oluşturmakta ve Freud sık sık yalnızlığından söz etmektedir. Bu kamusal alanın dışında olmak ve dönemin bilimsel otoritesi tarafından ciddiye alınmamak tıpkı kamusal alana dışarıdan bakan ve kamusal alan yerine özel alanı yaşam alanı olarak kullanan zamanın kadınlarının durumunu bize çağrıştırmıyor mu? Bu kadınların salt özel alanda varlıklarını gösterebilmelerinin onlara kazandırdığı iki temel şeyi vurgulamakta fayda var. Bu kadınlar, yani Freud’a konuşan kadınlar dönemin diğer kadınları gibi dünyayı anlama, anlatma ve yorumlamada kişi ilişkilerini üstün tutuyorlardı; bir kişinin bir diğer kişiyle kurduğu bağı ön plana alıp bu bağların da yeniden yorumlandığı, denetlendiği bazen de kurgulandığı bir meta alana uzaktan, yabancılıkla bakıyorlardı. Bu kamusal alana uzak ama özele yakın, mahrem alana ve iç dünyaya yönelik bakış iki avantajı da beraberinde getiriyordu. Bu kadınlar meselelere kişisel boyutta baktıkları zaman duyguları da hesaba katıyorlardı. Psikoterapi dolayısıyla onların zaten alışkın oldukları bir faaliyetti. Oysa erkekler bu özel alana biraz daha uzaktan ve temkinli bir şekilde bakıyorlardı. Sosyal alana uzak olmak demek aynı zamanda sosyal ikiyüzlülüğün mekanizmalarından da bihaber olmak demek. Kadınların bu sosyal maskeye yeterince vakıf olmamaları, sosyal beceriksizlikleri, yeterince ciddiye alınmamalarını sağlıyordu. Bu ciddiye alınmamak sayesinde ait olmadıkları alanlarda kadınlar rahatça geziniyorlardı, tıpkı önemli bir iş toplantısında içeri girip çıkmasında mahsur görülmeyen hizmetliler gibi.. Şimdi sorulabilir nasıl geziniyorlardı bu kadınlar bu dışlandıkları alanlarda. Yanıtım özdeşleşme mekanizmasıyla olacak. Bu hasta kadınlar sık sık nefret ettikleri ya da tutkuyla bağlandıkları kişi veya kişilerin bir özelliğini sahiplenerek o kişiymişçesine hayali bir kimlik yarattılar ve histeri nöbetleri bu hayali kimlikleri konuşturmaya, sahneye koymaya yaradı. Dora’nın öksürükleri babasının rahatsızlığını simgelerken, Anna O.’nun kasılmaları yine babasının hasta yatağındaki felçli durumunu sahneliyordu. Kendilerine biçilmiş iyiliksever hemşire rollerinden sıkılan bu kadınların öfkelendikleri otorite figürleriyle özdeşleşerek en azından hayallerinde ait olmadıkları yerlerde gezindikleri söylenebilir mi? Mutluluğu hayallerinde arayan bu kadınların ruhsallıklarındaki bu ilginç yapının, yani histerinin, bu başkaldıran ama bu başkaldırıyı örtük bir biçimde yaparak neredeyse Freud’u bir tür muammaya hatta savaşa davet eden bu kadınların, Freud’a meydan okumaları şeklinde okunabilir mi? Bence okunabilir.

Neden diye sorulacak olursa Freud’un metapsikolojisindeki temel kavramlara dikkatinizi çekmek isterim. Freud, savunmadan, bastırmadan, dürtülerin serbestleşmesinden, ruhsal çatışmadan söz ederken psikanaliz tedavisini analistle analizanın karşı karşıya geldikleri bir savaş alanına da benzetmektedir. Örneğin direnç kavramından söz ederken serbest çağrışım kuralını ihlal eden analizanı için şöyle bir metafor ileri sürer Freud. Tabii psikanalizdeki serbest çağrışım kuralını bir kez daha hatırlatmakta fayda var. “Aklınıza ne gelirse serbestçe söyeyin” önermesi her ne kadar serbestçe konuşmayı vurguluyorsa da, bu kuralda analizandan beklenen düşüncelerini herhangi bir seçime tabi tutmadan, öncelik sırası tanımadan ve özellikle nasıl geliyorsa öyle konuşmasıdır. Bu kural hiçbir zaman yüzde yüz hedefine ulaşmaz, zira araya dirençler girer. Kısaca söylemek gerekirse, ki şu andaki konumum bunu gerektiriyor, dirençlerin analiziyle bir analiz deneyimi amacına ulaşabilir. Tekrar Freud’un metaforuna geri dönüyorum. Şöyle der Freud: “Viyana şehrinde bir yasa çıksa ve bu yasada dense ki şehrin Büyük Çarşı ve Saint Etienne katedralinin dışındaki tüm mekanlarında tutuklama yapılabilir; o zaman tüm suçluların o mekanlarda gizleneceğinden emin olabiliriz. Aynı şekilde bazı çağrışımlarını analistine anlatan bazılarını şu veya bu sebeple kendisine saklayan analizan tiplemesine karşı Freud savaş açar ve bazı çağrışımların ruhsallığın kimi muaf kalmış bölgelerinde serbestçe gezindiğinden dem vurur. Dolayısıyla bu kural istisna tanımamalıdır: akla ne geliyorsa söylenmelidir. Freud burada sadece analist değil aynı zamanda bir dedektiftir de, hatta savaş stratejisini kuramlaştıran bir genel kurmay da denilebilir..

Bu dedektif ve savaşçı Freud biraz önceki kadınsı Freud’dan epeyce farklı gibi gözükse de temeldeki hareket yine kadınların iç dünyasına nüfüz edip orada hapsolmuş bilgiyi tutup çıkarmaktır. Freud artık ebedir. Yaratıcılık, yani ruhsal doğurganlık içinde şiddet de barındıran bir harekettir. Burada Freud sanki “düşmanını tanı” dercesine bu kadınları güçlü bir rakip mertebesine çıkararak onları ne kadar ciddiye aldığını bize gösterir. Bu kadınlar Freud’un sadece “imrenerek özdeşleştiği kadınlar değil aynı zamanda da idealize ettiği kadınlardır “Histeri Üzerine İncelemeler”deki tüm kadınlar zeki, metanetli, ahlak değerleri yüksek, kültürlü kadınlar diye tanımlanır. Freud onları bu kadar ciddiye almasa onları bu kadar idealize edebilir miydi? Bu idealizasyon sayesinde Freud kadınların bu tekil söylemini, bu aile içi sırlarını, alçak sesle konuşulan ama konuşulmuyormuş gibi yapılan bu mahremiyet alanını terapötik bir alana dönüştürdü...

Freud’un kadınlarla özdeşleşmesinden ve onları kayda değer ciddi birer rakip olarak algılamasından hareketle dolaylı olarak cinsiyetlerin karşılaşmasından da söz ettim. Bu karşılaşmadaki ana faktör özdeşleşme mekanizmasıydı. Bu mekanizma sayesinde bir ötekinin ruhuna girip onunla empati kurabildiğimiz gibi, aynı zamanda ötekilik kavramına da bu mekanizmayla sahip olabiliriz. Ruhsal hayatımızın başlangıcındaki “benim-gibi-bir-anne” algılaması bebeğin zihninde belirgindir. Bebekte bir ötekilik kavramı olmadığı gibi kendisini ve bir ötekini ayrılmaz bir bütün olarak algılar. Freud buna çocukluk narsisizmi adını vermişti. Örneğin memenin kendisinin bir uzantısı gibi hisseden bebek, meme geri çekildiğinde korkunç bir parçalanmışlık duygusu yaşar; memenin geri çekilmesi neredeyse bebeğe yapılmış bir hakarettir. Daha ileri bir dönemde aynı şok cinsiyet farklılığını farkeden çocuk tarafından yaşanır. Erkek çocuk kız çocuğun cinsel organı karşısında kızın iğdiş edilmiş olduğunu hisseder, kız çocuğu da erkek çocuğun cinsel organı karşısında kendisinde bir eksiklik hisseder. Farklılık ve ötekilik zihinsel yaşamımızda üzerinde çalışılması en zor meselelerden biridir zira temelinde cinsiyetlerin karşılaşmasındaki bu travmatik anları yeniden canlandırır. Farklı bir bakış açısı bazen bir skandala dönüşür, bazen örtülü bir itiraza bazen de cinayete kadar yolu uzanır. Önemli olan farklılıktan doğacak olan meselelerin üzerinde ruhsallığımızın büyük enerjiler sarfederek çalışmasıdır.

Freud’un kadınları tedavi etmekle başlayan kurucu hareketi cinsiyetlerin karşılaşmasını da betimleyen bir harekettir. Farklılığın yarattığı şok bazen yaratıcı bir hamleye bazen de yıkıcı, yok edici bir tutuma dönüşür. Freud’daki yaratıcı gücün temelinde işte bu ötekiliği ayırdeden ve kuran bilinçdışı işleyişi keşfetmesi yatmaktadır. Bu ötekiliği ayırt etmek de cinsiyet farklılığını ayırt etmekten geçer. Kadını ve erkeği sadece eşitlik anlamında değil ama aynı zamanda ve özellikle farklılık anlamında ele aldığımız zaman –ki bence Freud’un keşfi bu her 2 hareketi de içerir- her iki cinsiyete kendi ait olduğu alanda varolabilme şansını vermiş oluruz.

içgörü.com

İran ceza yasalarına göre, recm cezası, erkek ve kadınlar arasında eşitsiz bir şekilde uygulanıyor. Bu cezayı alan bir kadın boynuna kadar toprağa gömülürken, erkek beline kadar gömülüyor. Suçlanan kişi, idam sırasında kaçmayı başarırsa özgür kalıyor.

Kadın-erkek eşitsizliği, içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda, hâlâ insanoğlunun en önemli sorunlarından birisi. Kadınların toplumsal yaşama eşit bir şekilde katılma mücadelesi, yüzyıllardır sürüyor.

Ne var ki, bu mücadele, bugünün ileri Batı demokrasilerinde bile ancak 19. yüzyıl ortalarına doğru başlayabildi. 8 Mart 1857 tarihinde, Amerika’da dokuma işçisi kadınlar, ayrımcılığa ve insanlık dışı çalışma koşullarına isyan etti.

Aradan 53 yıl geçtikten sonra, 1910 yılında 2. Enternasyonal Kadınlar Konferansı’nda Alman delege Clara Zetkin’in önerisiyle, 8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilan edildi. 1977 yılında da, Birleşmiş Milletler, bu günü, Dünya Kadın Hakları ve Uluslararası Barış Günü olarak kabul etti. Burada “Uluslararası Barış Günü” ifadesi önemlidir. Çünkü çok açıktır ki, dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınlara eşit haklar verilmedikçe, dünyada barışın sağlanması olanaklı değildir. Her yıl 8 Mart geldiğinde, kadınların içinde bulunduğu koşullara ışık tutuyor medya organları... Ve araştırmalar da gösteriyor ki, dünya üzerinde kadınların en kötü koşullar altında yaşadığı ülkeler, Ortadoğu, Güney Asya ve Afrika’daki İslam coğrafyasında toplanmış durumda...

Bu bölgelerde şeriatla yönetilen ülkelerde, kadınların sosyo-ekonomik, yasal ve siyasi haklar bakımından ikinci sınıf vatandaş konumuna itildikleri bir gerçektir. Bunun nedenlerine baktığımızda, bu ülkelerle ilgili bazı önemli hususlar çıkıyor karşımıza...

1- Bu ülkelerin anayasalarında, “Kadınla erkek yasalar önünde eşit haklara sahiptir” hükmü yer alsa bile, sonuç olarak o yasaların mutlaka şeriatla uygunluğu arandığından, uygulamada bu eşitliği gerçekleştirme olanağı yok.

2- Toplumda egemen güç olan dini liderlerin fetvaları, bütün yasalardan daha güçlü bir etki yapıyor.

3- Bu toplumlarda genel kabul gören anlayış, erkeklerin kadınlara göre daha üstün olduğu... Bunun sonucu olarak da, erkeğin birden fazla kadınla evlenebilmesi mümkün kılınıyor; mahkemelerde iki kadının tanıklığı bir erkeğinkine denk sayılıyor; erkek istediği zaman kadını boşayabilirken, kadının böyle bir hakkı bulunmuyor...

4- Erkek egemen toplum yapısı nedeniyle, kadınların görevi, evde kalıp kocasına hizmet etmek ve çocuklarına bakmak olarak algılanıyor.

5- Bu ülkelerde, halkın çoğunluğunun mezhebi, devletin resmi mezhebi olarak kabul ediliyor. Bu yüzden, devletin dinini İslam olarak açıklasalar da, aralarında uygulama bakımından farklılıklar görülüyor.

Örneğin, Afganistan’da yönetimi devralan mücahitler, ülkenin resmi mezhebini Hanefi olarak ilan etti. Aynı şekilde, 1979’da Humeyni Devrimi ile İran İslam Cumhuriyeti kurulunca, halkın yüzde 90’ını Şiiler oluşturduğu için, Şiilik resmi mezhep haline geldi. Suudi Arabistan’da ise kraliyet ailesinin desteklediği Vahabilik resmi ideoloji oldu. Bu nedenle de, örneğin İran’da kadın otobüs şoförü olabilirken, şeriatın en katı şekilde uygulandığı Vahabilik yüzünden Suudi Arabistan’da kadınların araba kullanması bile yasaktır...

Bu yazı dizisinde, dünyada kadın hakları mücadelesinin başladığı tarihten bir buçuk yüzyıl sonra, İslam devletlerinde yaşayan kadınların içinde bulunduğu koşulları ortaya koymak istedik. Dileriz, 21. yüzyılda din adına kadınlara karşı yapılan çağdışı ayrımcılık ve baskı, artık sona erer...


İslami kriterlere uygun haklar

Eşit hak vermek yerine hakların eşit şekilde korunduğu İran’da siyasi ağırlığı çok fazla olan Anayasa Koruyucular Konseyi, kadınların üzerinde adeta bir kara bulut

İran Anayasası’nın 20. maddesi, “kadın ve erkek bütün vatandaşların yasalar tarafından eşit şekilde korunduğunu” ve “İslami kriterlere uygun bütün siyasi, ekonomik ve kültürel haklara sahip olduklarını” hükme bağlıyor. Burada altı çizilmesi gereken şu: Erkek ya da kadın bütün vatandaşlar “eşit haklara” sahip değil, İslami kriterlere uygun olarak sahip oldukları hakların korunmasında eşitler. Anayasanın bütününde de hâkim olan anlayış bu...

İran’la ilgili belirtilmesi gereken bir özellik de, ülkede Anayasa Koruyucular Konseyi adlı bir kurumun varlığı. Yasaların anayasa ve şeriat ile uygunluğunu denetleyen bu konseyin, meclis kararlarını veto yetkisi var. 12 üyeli Konsey’in altı üyesi, dini lider tarafından atanıyor. Kalan altı üyesi de, ülkenin yargı kurumlarınca aday gösterilen hukukçular tarafından İran Meclisi’nce seçiliyor. Konseyin ülkedeki siyasi ağırlığı o kadar fazla ki, şeriata uygun bulmadığı birçok yasayı meclise geri gönderebiliyor, hatta anayasaya dayanarak parlamento üyelerini veto edebiliyor. Son yıllarda kadın hakları konusunda yürütülen kampanyalara büyük darbeler vurulmasının ardında da, bu aşırı dinci kurumun rol aldığı belirtiliyor.

İran’da çalışma hayatında kadınların oranı yüzde 42. Bu oran, dünya ortalaması olan yüzde 58’in altında olsa da, Ortadoğu’daki en yüksek seviye. Fakat buna karşın, parlamentonun ancak yüzde 2.8’i kadınlardan oluşuyor. Ortadoğu ve Afrika’da yüzde 9 olan ortalamanın çok gerisinde. Bunun bir nedeni, İran seçimlerinde kadınlar için kota uygulanmaması. Bir diğer nedeni de, adayları veto yetkisi bulunan aşırı muhafazakâr Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin, kadın adayların dini inançları ve İslam Cumhuriyeti’ne bağlılığı konusunda ikna edilmelerinin zorluğu...

İran’da daha liberal gözüken Hatemi’nin seçilmesinde kadınların büyük rolü olduğuna inanılıyor. Bu nedenle, kadınların parlamentoda sayılarının fazla olması düşüncesi, muhafazakârları rahatsız ediyor...

Eşcinsel ilişkiye ölüm cezası...

İran’da eşcinsel ilişkilere en ağır cezalar uygulanıyor. Bu tür bir ilişkiye girmekten suçlu bulunan erkeklere, ilk suçlamada ölüm cezasına kadar varan cezalar verilebiliyor. Eğer seksüel ilişki gerçekleşmemişse, 100 kırbaç cezası uygulanıyor. Böyle bir ilişki kadınlar arasında olursa, dördüncü suçlamada ölüm cezası verilebiliyor. Bu davalarda kanıt olarak suçun itirafı ya da dört erkeğin tanıklığı aranıyor. Fakat koşullara göre yargıçların takdir hakkı da bulunuyor. Ahlak polisinin kimi zaman evleri basıp, bir araya gelen insanları bu tür bir ilişki kurup kurmadıkları konusunda denetledikleri oluyor.

Kadınlara yönelik ayrımcılık ve kısıtlamalar

• Kadın işe girmek ve yurtdışına seyahat etmek için kocasından izin almak zorunda.

• Kadınlar yargıç olamıyor, devlet başkanlığı seçimine giremiyor.

• İki kadının tanıklığı bir erkeğinkine eşdeğer.

• Tecavüze uğrayan kadınların korunması için yasal bir önlem yok. Tecavüz mağduru kadını namus adına öldüren babası, kocası ya da erkek kardeşi cezalandırılıp hapse atılmıyor.

• İran’da reform yanlısı vekiller ve kadın hakları savunucuları, recm (taşlanarak idam etme) cezasının uygulanmaması ve yargıçların bunun dışında ceza yöntemlerine başvurması için sürekli olarak çağrıda bulunsa da, bu ceza İran’da varlığını koruyor. En son geçen yılın aralık ayında zina ile suçlanan iki erkek bu şekilde idam edildi.

• İran ceza yasalarına göre, recm cezası, erkek ve kadınlar arasında eşitsiz bir şekilde uygulanıyor. Bu cezayı alan bir kadın boynuna kadar toprağa gömülürken, erkek beline kadar gömülüyor. Suçlanan kişi, idam sırasında kaçmayı başarırsa özgür kalıyor. Ancak kadınlar boynuna kadar toprağa gömüldüğü için, erkekler gibi kaçma şansları yok. Recm sırasında atılacak olan taşların, ne iki atışta öldürecek kadar büyük, ne de hiç zarar vermeyecek kadar küçük olması da uygulamanın kurallarından...

• Kadınlar, sokakta İslami Yaşam Tarzını Koruma Bakanlığı’nın görevlileri tarafından neden göstermeden durdurulup sorguya çekilebiliyor. Bu görevliler, genellikle metro ve otobüs duraklarında bekleyip kadınların giyim kuşamını kontrol ediyor. Ayrıca parklarda dolaşıp, birlikte oturan çiftlerin evli olup olmadıklarını kontrol ediyorlar.

Üniversitelerde artan kız öğrenci sayısı tedirginlik yarattı

Anayasada kadınlara eşit eğitim hakkı öngörülüyor ve üniversite kontenjanlarında kadınlara yönelik kotalar bulunuyor. Bunun sonucu olarak da, üniversitelerdeki öğrencilerin yaklaşık 2/3’ü kız öğrenci. Özellikle tıp, eczacılık ve dişçilik gibi alanlarda kız öğrencilerin sayısı ağırlıklı. Fakat üniversitelerdeki kız öğrenci sayısındaki artış, dinci kesimleri tedirgin ediyor. Bu nedenle geçen yıl, Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’a bir rapor sunan Parlamento Araştırma Merkezi, bu durum engellenmezse, sosyal dengeyi ve kadın ile erkek arasındaki ekonomik durumu bozucu bir hal alacağını belirterek hükümetin uyarılmasını önerdi.

İran, bugünkü koşullarda diğer bazı Ortadoğu ülkelerine, özellikle Suudi Arabistan’a göre, kadınların eğitim ve çalışma hakları bakımından daha iyi durumda olsa da, 1979’da Humeyni Devrimi ile başlayan son 30 yıllık dönemde kadınlar üzerindeki baskı giderek artıyor.

Köktendinciliğin güç kazandığı bu dönemde, kadının erkekten farklı yapıda, korunmaya muhtaç bir tür olduğu, İran’da aşırı dinci çevrelerin sık sık dillendirdiği bir görüş olarak topluma dayatılıyor.

Velayet

• İran’da boşanan ya da dul kalan bir kadın, kız çocuklarının velayetini en fazla 7, erkek çocuklarının velayetini ise en fazla 2 yaşına kadar elinde tutabiliyor. Çocukların velayeti, bu yaştan sonra babalarına ya da babalarının ailesine geçiyor.

• Ayrıca kadınlar belli bir yaşa kadar çocukların velayetini elinde tutuyor olsa da, o süre içinde bile çocukların hayatıyla ilgili önemli kararlar yine babanın ailesi tarafından veriliyor.

• İran’da boşanan kadınlar yeniden evlenebiliyor. Fakat bu durumda çocuklarını kaybetme tehlikesi var. Baba ya da babanın ailesi, çocuk kaç yaşında olursa olsun, velayeti talep edebiliyor.

Miras Hakları

• İran’da geçerli olan yasalara göre, bir erkek öldüğünde, eğer çocukları varsa karısına mirasın sekizde biri, karısından başka yakını yoksa, sahip olduğu mirasın ancak dörtte biri kalıyor, gerisi de devlete aktarılıyor. Ayrıca kadına devredilen miras, emlak varlıklarını kapsamıyor.

• Geçen yıl din âlimi Ayetullah Sanei, bu konuda bir fetva yayımlayarak, bu gibi durumlarda, erkeğin başka mirasçısı yoksa, mirasının karısına ait olması gerektiğini bildirdi.

• İran parlamentosunun yakın zamanda kabul ettiği bir yasa ise, kadınların kocalarından kalan toprak ve emlak varlıklarını miras olarak almalarına olanak tanıyor. Fakat bu yasanın yürürlüğe girebilmesi için, Anayasa Koruyucular Konseyi tarafından İslami yasalara uygunluğunun onaylanması gerekiyor.

Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim vatandaş olmaktan,

Sıcak ve uluslararası vip salonlarından Amerika’ya uçarken ben...

Ve sen peşkeş dosyamda, devletin malı deniz yemeyen domuz mantığıyla yan gelip yatan ideolojik TEKEL işçisiydin!

Öyle gözüme baka baka yan gelip yatmadık, vatanı satmadık deme!

Ben senin bir gün Ankara’da biber gazı ve cop yeme ihtimalini sevdim.

Meclisin çiğ köfte kokan, adaleti lekeli yıllarında

Ankara'da zam, zulüm, işkenceli kışlar yaşanırdı, o zaman sövmeye başladım işçilere…

Bizim fethullah gülenlerimiz vardı...

Bir de rahlelerin üstüne yazı yazma imkanı...

Yumurta kokan kimi arkadaşlarla paylaşılan kapkaranlık sıralarda

Sağcılık oynamaya başladık

Ben başbakan oluyordum, sen taşeron işçi, geri kalanlar Ankara polisi...

Turuncu boyalarla üç maymun ikliminde harfler yazılıyordu pütürlü duvarlara ve

Türk Dil Kurumu'na inat bir türkçeyle...

Ağbilerimizden öğrendik, a harfinden ampul figürleri türetmeyi..

Ankara'ya usul usul Amerikan emirleri yağıyordu.

Ve bütün alanlarda savaşmayı öneriyordu haber bültenleri.

Oysa Ankara'da hiç küfretmedim ben.

Parti disiplin kurulunda tartışılan argom olmadı benim..

Vekillerle gidilen yerlerde gözümüze batan ideolojik vatandaşları saymazsak...

Ankara'ya usul usul biber gazı yağıyordu..

Ve günlerdir Ankara’nın ayazında yan gelip yatan işçileri

Görmemeyi öneriyordu haber bültenleri.

Oysa hiç gocunacak yaram olmadı benim

Ve hiçbir mahkeme tutanağında geçmedi adım

Açılımların ve dalgaların ortasında sevimli bir başbakan yüzüydüm sadece

Sana ulan’lar biriktiriyordum vatandaşlık defterimde, ama sen yoktun

Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum, suni ulusa sesleniş saatlerinde

Ama, sendika otobüsü seni hep zamansız, amansızca bir eylemin kızıllığına götürüyordu

Ben, senin benimle Ankara’da atışabilme ihtimalini,

Ben, senin ananı da alıp gitme ihtimalini seviyordum.

İktidar sıcağı koltuğa çekiyor da tenimin çatlamaya hazır gevrekliğini

Sonra uçak oluyordum, Amerika yollarının dur durak bilmez sürgünü

Ne yana baksam ayak takımı sanıyordum

İşçi ve köylünün ayak seslerini

İfrit oluyordum bir süre

İl binalarımızın önünde slogan atan işçilerle yarışıyordum, yanağım Amerika’nın garantisinde

Padişah oluyordum

Bir şehirden bir iç şehire

Vatandaşa yaklaştıkça büyüyordum

Paranın sesini başına koyuyordum şarkılarımın listesinin

Korkuyordum

Sonra iniyordum uçaktan

Havaalanından TEKEL işçilerine giden, ömrümün en uzun,

Ömrümün en kızgın, ömrümün en işbirlikçi yolunu koşuyordum.

Çünkü sonunda düşman oluyordum, hasım kokuyordum sonunda...

Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim vatandaş olmaktan

Ve peşkeş dosyamda Ankara’da yan gelip yatan TEKEL’cilerin kokusuydu vatan

Ben seninle bir gün Ankara'daki bir kent meydanında

Ben seninle sadece gelmek zorunda kalanların geldiği

Bir yol üstü karakolunda

Ben seninle, Kürt açılımına mistik ve pastörize yumurta kıvamında bakan

Doğubeyazıt'ın herhangi bir toprak damında

Ben seninle herhangi bir polis elinin

Biberli ve coplu coğrafyasında olma ihtimalini sevdim

Ben senin, ananı da alıp gitme ihtimalini sevdim!..

Yiğit TEKEL işçisinin ekmek ve onur direnişi 21. gününe girerken yarın işçi kardeşlerimiz bir sınav daha verecekler. İşçiler tüm işyerlerinde sandık başına gidiyor. Diyarbakır’da, Tokat’ta, Samsun’da, bütün yaprak tütün işletmelerinde… Tüm şube başkanları referandum için işyerlerine gönderildi. Eğer referandumdan “Sendikamızla birlikte omuz omuza mücadeleye evet” kararı çıkarsa; mücadele çok daha keskin, çok daha kapsamlı bir direnişe dönüşecek.

Eğer referandumdan “evet” kararı çıkarsa, işçilerin direnişine aileleri de katılacak ve Tek Gıda-İş Başkanı Mustafa Türkel’in deyimiyle “herkes kefenleri giyecek”. Türk-İş önünde işçi kardeşlerimiz direnişlerini sürdürürken Samsun’da da referandum hazırlıkları başladı. Sendika temsilcileri, “işçi ne derse o olur” diyor, işçiler ise “ölmek var dönmek yok!”

AKP Samsun İl Örgütü’nün ise paçası tutuşmuş durumda, bazı güçler partimizi iktidardan düşürmek için her türlü planı yapıyor diyor, AKP düşerse, bu ülkenin kara günü olacak. 2010 yılı içinde yatmayacağız, uyumayacağız, diyor. Korkuyorlar, uykuları kaçıyor. Bu gelen işçinin ayak sesleri!.. Selam olsun size, selam olsun mücadeleye devam diyenlere!

soL

haberler
Kültür,Sanat Edebiyat
Google pagerant //form tags to omit in NS6+: var omitformtags=["input", "textarea", "select"] omitformtags=omitformtags.join("|") function disableselect(e){ if (omitformtags.indexOf(e.target.tagName.toLowerCase())==-1) return false } function reEnable(){ return true } if (typeof document.onselectstart!="undefined") document.onselectstart=new Function ("return false") else{ document.onmousedown=disableselect document.onmouseup=reEnable }